MUAVİN KOLTUĞU (4. BÖLÜM)

“Her ne kadar yeterince başarılı sayılmasa da, yazarının içinde rahatça konuşabilmesi, hayal kurabilmesi için gerekli imkanları barındıran “idare eder” bir kurgu gibiydi yaşamım. Ne başı belliydi ne de sonu. Karakterler nerede duracağını, ne söyleyeceğini, ne zaman söyleyeceğini bilmez bir halde şaşkın şaşkın ortalıkta dolaşıyordu. Yazar, zihnimdekileri kusayım da ne olursa olsun havasındaydı. Neyse ki ben de bu durumu pek takmıyordum. Kurgusunu pek önemsemediğim yaşamımda, bereket ki rahatça düşünebiliyor ve istediğim gibi hayal kurabiliyordum. Bu hayatta tamamen bana ait olan tek şey kafamın içiydi. Ne haysiyetim, ne zamanım, ne de bedenim, hiçbirinin sahibi ben değilmişim gibi davranıyordu insanlar. Haliyle yaşadığım hayat bana yetmeyince, (biraz daha özgüvenli olsaydım, muhtemelen yaşadığım hayata sığmayınca bile derdim) ben de ikinci bir dünya daha yarattım zihnimde. Bu dünyayı kimseyle paylaşmıyordum. Dolayısıyla kimsenin ırzına geçmediği, kimsenin küçümsemediği, kimsenin çıkarlarına göre şekillendirmediği, çünkü varlığından bile haberdar olmadığı dünyam, bu haliyle ne kadar küçük olursa olsun, kimseyle paylaşmadığım için, bana yetiyordu. İçinde yaşadığım ve herkesle paylaştığım diğer dünyadan bile geniş geliyordu bana alternatif dünyam. Bu dünya arada kaçıp kafa dinlenilen, içinde doğru düzgün mobilya bile olmayan yazlık evler gibi de değildi. Ara sıra kaçmıyordum ben bu alternatif dünyama, her zaman oradaydım. İki dünyada birden yaşayıp iki işi birden götürüyordum. Gerçi insanlar bu dünyamdan habersiz olduğu için, beni avanaklıkla, aklı bir karış havada olmakla, ahmak olmakla, unutkan olmakla suçluyorlardı. Oysa ben onların ilgilendikleri şeylerle, o kadar da ilgilenmiyordum. Bu da bir tercih meselesiydi olsa olsa. Ahmaklıkla ilgisi yoktu. Bereket ki durumun farkındaydım. Bir şekilde çevresindekiler tarafından ahmak olduğuna inandırılan milyonlarca yitik gençten biri olmayacaktım. İnanmayacaktım onlara. Kendime inanacaktım. Narsist derlerdi bu defa da adama. Her durum için denilecek lafları vardı, medeniyeti altında kalasıcalar, kapitali … giresiceler, liberalleri boğazında kalasıcalar. Hop! Gaza bastığın yeter şoför. Kökle freni, çek kenara. Yükümüzü boşaltacağız. Neyse ki fazla bir yükümüz yokmuş. Hemen boşaldı kafamızın içi.

Boş bir beyinle düşünmek dünyanın en tehlikeli işiydi. Ben öyle yapıyordum. Kafam bomboştu. Tangur tungur sesler gelip duruyordu içinden. İlginç olan şey ise, “bilmeden biliyormuşum” gibi bir his vardı içimde. Size de hiç öyle olmuyor muydu?”

Gerçekten de ağır ve içi boş bir kafası vardı Mustafa’nın bir zamanlar. Fakat onun, bu durumu kafaya taktığı yoktu. Aslında Mustafa’nın birçok şeyi kafaya taktığı yoktu. Taktığı şeyler insanca yaşamak, var oluşsal problem ve aşk gibi şeylerdi. Öyle her önüne geleni kafasına takmazdı. Kafa boşluğu ise düzeltilmesi gereken ve düzelteceği bir durumdu. Bunu biliyordu. Kafasının boşluğunu alacaktı. Fakat bilmediği şey, ağır ve boş olan kafasının, boş ağırlığı bile, çoğu kafanın dolu ağırlığından fazla çekiyordu. Yetenekli bir çocuktu Mustafa. İleride yazar olmak istiyordu. O yüzden sürekli düşünüyor ve bir şeyler karalıyordu. Gerçek bir yazar olana kadar, ağzındaki kelimeleri geveleyip geveleyip tükerecekti. Ağzını kelimelere alıştıracaktı. Zihni hayallere yeterince alışıktı nasıl olsa. Hikayeleri yoktu, yazılmamışlardı henüz. Ama yazılacaklardı. Bunu en iyi o biliyordu. Fakat geveleyip tükürdüğü kelimeleri okuyucudan tarafa tükürmemesi gerektiğini bilmiyordu. O yüzden bir takım zirzop şeyler yazıp duruyordu. Belki de sağlıklı ve özel bir platformda, biçimli ve elit bir şekilde akıp giden sayfalar arasında onun bu sözleri, biraz absürt kaçabilirdi. Neyse ki bizim yazınımız, Mustafa gibi bir karakterin bu tarz laflar etmesine müsait bir zeminde duruyordu.  Belki de aşk acısına benzer bir acı çekiyor olması, aylardır uykusuz olması, sürekli kamaşıp duran tembel gözleri,   öfkesi ve bazı başka özel durumları, onun bir takım uygunsuz sözlerini hoş görmemizi sağlıyordu.

“Ben dişlediğiniz çekirdekler içinde en acı olanı ve benden önce dişlediklerinizin tadını en … edeniyim. Tükür sen beni hemen, tıpkı bir güvencin …u gibi olan, yeşil ve beyaz bir sıvı halinde. Eh, tüh! Çoktan belleğinde acı bir iz bıraktım bile. Bundan sonra keyifle dişlediğin hiçbir çekirdeği benim gibi başka birine denk gelme ihtimali ve korkusu olmadan dişleyemeyeceksin. … gibi bir tadı olan, bozuk bir kabak çekirdeğine göre fazla gevezesin be defol git, tüh!”

Uzun zamandır dinlenmiş bir şekilde uyanamıyordu Mustafa. Karanlıkla ve boşlukla savaşmış, defalarca öldürülmüş ve dirilmiş biri gibi,  başka bir dünyanın ölüsü, bu dünyanın zombisi bir varlık gibi uyanıyordu hep. Yorgun, kafası zom gibi, bütün eklemleri ağrı içinde, perişan bir halde… Şimdi neredeyse bir gün denebilecek bir süre kesintisiz uyumuş, uykusunu almıştı. O yüzden yeterince beslenmiş, dinlenmiş vücudu ve beyni biraz şımarıkça denilebilecek, artistik manevralar yapıyordu. İçecek isteyen bir annenin çocuğuna, bu işi en iyi ben yaparım, bardak işte böyle tutulur, hooop işte böyle doldurulur, al bakalım, dökme ufaklık, filan… Yolcuların çağrı ışığı yandığında, sanki cennetle müjdelenmiş gibi yerinden fırlıyor, “buyurun ne arzu etmiştiniz”, diyordu. Otobüsün daracık koridorunda, bir milli atlet edasıyla, bir ileri bir geri gidip duruyordu. Fakat her şeye rağmen, bütün bu çevik hareketlerde göze çarpan ağır ve sakin bir ahenk vardı. Fakat bu hal fazla uzun sürmedi. Davranışlarındaki, tabiatına uygun olmayan aşırılığı hemen fark etti Mustafa. Kısa süre sonra ters yönde bir aşırılık olan normal haline geri döndü. Bir şeyler yapmalıydı. O şeylerin ne olduğunu uzun bir süre düşünmüştü. Hiçbir zaman yaptığı işten memnun olmuyordu. “Burada zaman kaybediyorum. Burada kendimi harcıyorum. Benim şu an başka bir şey yapmam gerekiyor, başka bir hayatla randevum var, geç kalıyorum…” gibi insanı altüst eden düşüncelerine geri döndü. Kendi aşırılığıydı düşünceleri. Bildiği, tanıdığı bir cehennemdi. “Kimim ben?” sorusunu yeterince sormuştu. Önemli olan bir konuda yeterince soru sorabilmekti. Cevaplar üzerine düşünmek kendisinin görevi değildi. Şimdilerde ikinci bir soruya geçmek üzereydi.

“Ne yapmalıyım?”

Oysa bu sorunun cevabını kendisine çoktan vermişti. Soru henüz doğmadan cevabı doğmuştu. Babasız doğan İsa gibi, sorusuz doğmuştu cevap.

 Her çocuk bir sorunun cevabıydı, bir gün babası annesine bir soru sormuş ve kendisi doğmuştu. Cevapsız bırakılan ya da olumsuz cevaplanan soruların çocukları hiç doğmamıştı. (Düşüncelerin kopuk olduğunu fark etmekteyiz, fakat neylersiniz ki Mustafa böyle düşünüyordu. Kesik, kopuk, tıpkı otoyol çizgileri gibi… Sonuçta bütün düşünceler bir yol üzere değil miydi? Düşünceleri arasında bağlamı yakalayacak, ne vakti ne de enerjisi vardı Mustafa’nın.)

“Ne yapmalıyım ben?”

“Yazmalıyım!”

“Nasıl?”

“Nasıl olursa.”

Ama bu cevap, cevap olamayacak kadar meşakkatli bir yolu kat etmesini gerektiriyordu ve kendisi artık yolculuklardan iyice sıkılmıştı. Sorular cevapsız gidilen yolları kısaltmak için icat edilmemişler miydi? “Bir cevabım var”, “sorun şurda ki”, diye başlayan, yolu kısaltma kurnazlıkları, kaçamakları değil miydi her soru? O halde artık soru sormanın da bir esprisi kalmamıştı. İyice yoldan çıkmıştı Mustafa. Allah yardım etsindi cidden!

“Salakça… salakçaydı her şey. Bütün o yazarların yaptığı tek şey salakça olmayan cümlelerine, bir yenisini ekleyebilmek için çırpınıp durmaktı. Bir yenisi, bir yenisi daha! Çünkü biliyorlardı, okur salakça bir metne tahammül edemezdi. Ne kadar salakça sözlerle ve yaşamlarla çevrili olduklarına bakmadan, ne kadar salakça şeye “gerçek hayatta!” katlandıklarına bakmadan, salakça bir metne tahammül edemezlerdi işte. Bunu her yazar bilirdi. Tek bir salakça söz söylemeden milyonlarca cümle kurar ve dik alasını yaparlardı. Okuyucuya yaranmaya çalışan bir yazardan daha…”

 “Hoooop! Çok ileri gidiyorsun!”

“Zaten amaç o değil mi? İleri gitmek. Neymiş bu “ileri” denen şey be arkadaş! Git git bitmiyor! Yazarlık böyle işte… Oldukça yüksek bir tapınağın oldukça yüksek ve salakça olmayan merdivenlerinden bir tanesini daha çıkabilmek, acınacak bir şekilde kendini paralamak, bir merdiven, bir merdiven daha, bir cümle, bir cümle daha… Yeterince süründükten ve çabaladıktan, salakça bir şey yapmamak, söylememek için kendini paraladıktan sonra, tapınağın tepesine ulaşmak, işte bu değil miydi yazarlık? Sonra? Sonra yapılacak iş, ya gerisin geriye geldiğin merdivenleri tekrar inerek bir şeyler olup geldiğin yere, başlangıca geri dönmek veya olduğun yerde dolanıp durmak, geçtiğin yerlerden, (belki gözden kaçırdıklarınla bu defa) bir kere daha geçmek ya da tapınağın öte tarafındaki uçurumdan öngöremediğin yeni bir yolculuğa çıkmak.

Alın bir cevap da benden! Artık soru sormuyorum. Sorusuz cevaplar sunuyorum artık. Evet stil değiştirdim. Saçlarımı da inek yalamış gibi yaptım. Ne yaparsın ergenlik işte.

Her yazar kendi yalnızlığını bastırıp çoğaltmanın peşindeydi. Benim yalnızlığımı da çoğaltır mısınız yayıncı ağabeyler? Ne olur, çok yalnızım!

Bunalan, daralan, sıkışan, kırılan, ezilen ve söyleyecek iki çift fiyakalı lafı olmayan, badem bıyıklı, post bıyıklı, sakallı ve köseden oluşan bir dörtlü tarafından tecavüze uğrayan, hiç değilse bir çığlık dahi atmaktan utanan, … için bile iyice ıkınması, kızarması, bozarması gereken, güneşte yanıp alın terini silen, … terine bir çare bulamayan, ayazda donup ellerini ovuşturan, ağzı var dili yok insanların… Cümle yarım kaldı, farkındayım. Yazarım hangi cehennemdeyse artık! Evet, Türkçe dublaj havasında konuşmaya başladım! Belki o da böyle uygun görmüştür. Her cümle tamamlanmak zorunda değildi ne de olsa. Tıpkı hayatlar gibi, tam ortasından kesilebilirdi. Olmaz mıydı? Bal gibi de olurdu. Belki o da böyle düşünüyordu. O kadar uzun süre susma be adam! Yitip gidersin Allah korusun. Belki de bana saygısından susuyordur. Sayfalar bana kaldı iyi mi? “Suskunlar”a karıştı bizim yazar.

İyice sinmiş besbelli. Belki de tezini yazmak için debeleniyordur şimdi. Böyle demişti değil mi bir yerde bana. Debeleniyormuşum, debelenen sensin be! Hani bırakacaktın bu işleri. Film adamlığını bırakıp sadece benimle ilgilenecektin hani. Konuşsana ulan! Seni adam sanmıştım be! Sen görürsün! Romanının içine … da, gör sen! İnsanlar … etmiş bırakmış her tarafı, desinler senin için de gör! Sen görürsün!

Yol zor falan değildi. Kimsenin cesareti yoktu yolculuğa. Yokuş da falan değildi yol, dikenli hiç değildi, kandırmayın insanları. Kaymak gibi yol vardı. Sadece çok uzun bir yoldu. Ne saçma değil mi? Çok uzun bir yolmuş. Bütün yollar er ya da geç birbirine bağlanan çok uzun tek bir yoldan ibaretti zaten. Yol zor falan değildi arkadaş.

“Tamam onu anladık. Az evvel de dedin.”

“Sadece normal değil ve çok uzundu yol.”

“Bunu da demiştin, uzun yol, evet anladık.”

“Uykusuzluktan bende kafa mı kaldı?”

“Hani uykunu almıştın? Bize öyle demişlerdi.”

“Yalan demişler. Ben hep uykusuzum. Bin yıl uyusam bile uykumu alamam. İyisi mi öleyim ben. Ölmek, ilk insanlar tarafından uykusuzluğa, can sıkıntısına bir çare olarak bulunmamış mıydı? Ulan kaç yıldır yaşıyoruz, baya uykusuzuz, epey de canımız sıkılıyor, ölsek mi ne yapsak, demişler ve neredeyse bin yıl yaşadıktan sonra ölüp gitmemişler miydi? Sonraları bu bin yıl da çok gelmeye başlamış, gel biz bunu üç yüz yıla çekelim, nihayet yahu üç yüz de çok, yüz ağzımıza da yeter gözümüze de yeter deyip, yüz yıl ortalama yaşam süresinde karar kılmamışlar mıydı? Dedelerimiz hep yüz yıl yaşamıyor muydu? Günümüz insanı ise  maalesef (bu maalesef kelimesi bana hep komik gelir nedense)  daha uykusuz ve daha sıkılgan. Mesela ben, daha on sekiz yaşındayım ve ölümden, fanilik probleminden başka düşündüğüm bir şey yok. Daha doğru düzgün yaşayamadan, ölümü düşünmek de ne sıkıcıydı be arkadaş!

 Siz öğleden sonra kalkın, elinizde kahveniz, sırtınız pek, karnınız tok, “ayku”nuz da benden yüksektir kesin, alın elinize metnimi, şurası şöyle, burası böyle. İşinize gelmedi mi? Bizde böyle kardeş, işinize geliyorsa!

“Okuyucudan tarafa sıkma!”

“Sen neredesin be adam! Tamam, sensiz yapamıyorum. Lütfen meseleme dön. Muavinim ben. Uykusuzum, hırçınım, libidom tavan yapmış düşünemiyorum, tüm kan neyime toplanmış, sağa sola sataşıyorum, ergenim ben. Al hadi kalemi eline! Bir kere bu yola girdiğinde insan, kendini ve başkalarını anlatmaya başladığında bir kere, bunun bir sonunun olmayacağını, binlerce sayfa yazsan da bitmeyeceğini/bitiremeyeceğini bilmiyor muydun? Bir de bana cahil dersin. Ulan ben hiçbir şey bilmeden bile senden çok şey biliyorum. Ağlayacağım şimdi burada! Gelsene!”

Hava kararmıştı. Otobüs batan günün kızıllığına doğru, kör ve cahil bir kararlılıkla ilerliyordu. Daha karanlığın içinden geçip, aydınlığa, oradan da Antalya’ya gidecekti. Mersin otogarına varmak üzereydiler. Gözlüğünü çıkarıp, otobüsün tepesindeki spot lambalarına doğru tuttu Mustafa. Camı biraz kirlenmişti, parmak izleri vardı üzerinde ve epeyce de çizilmişti. “İşte ben de bu gözlük camı gibi oldum” diye düşündü. Bakınca diğerlerinden bir farkım yok, bakınca herkes gibiyim. Ancak ışığa doğru tutulduğumda belli oluyor ne kadar kirlendiğim, ne kadar çizildiğim. Bir süre sonra otobüs Mersin otogarına giriş yaptı.

“Sayın yolcularımız, kontenjanlı yolcularımızı almak için Mersin otogarına girmiş bulunmaktayız. Lütfen değerli eşyalarınızı, otobüs içinde bırakmayınız. On beş dakika mola. Tekrar hareket 20.15! Tekrar hareket 20.15!”

Mustafa’nın da bir molaya ihtiyacı vardı.

Tuvalete giderken dahi düşünmeye devam ediyordu. Bağırsakları bile düşünüyordu adeta. “Cümlelerim neden sürekli devrik ve eksik? Neden üslubumu düzeltemiyorum. Düzeltmek demek, ne demekti? İnsanlar kendilerine göre bir düz/doğru bulmuşlar, en yağlısından, en boyalısından, “işte alın buna göre kendinizi hizaya çekin” mi demekti düzeltmek? Her şeyin eksik olduğu bu dünyada neden eksiksiz, dört dörtlük cümleler kurmak zorundaydık ki? Çelik bir kazık gibi sert, boyalı ve kaygan bir direğe tırmanmamızı mı istiyorlardı bizden? Halbuki bu doğamıza tersti. Yalı kazığı gibi olan yağlı bir direğe/doğruya benim fikirlerim, düşüncelerim tutunamıyordu. Ben sallapati düşünüyordum ve onları yalapşap ifade etmek istiyordum. Sarhoş bir tarzla, meyhoş bir edayla, mest ü medhuş bir revişle yürüyemez miydim ben?” Hıı!!

“Karıncalanma var, hatlar karıştı karışacak, devre yapmak üzere!”

“Neyse, velhasılıkelam, benim cümlelerim eksik de kalabilir, kusurlu da kurulabilir size göredir bu, bana göre ne eksik ne fazla tam kıvamındaydı. Yarısı çıktığı yerin içinde kalsa da olurdu cümlelerimin. Tıpkı bağırsaklarını tam boşaltamayan bir adamın, olduğu kadar, diyerek …  ne ise oldukça tabii.

Terminal tuvaletinden çıkarken dizlerimin uyuşmuş olduğunu fark ettim. Acele etmeliydim. Elimi yıkayacak vakti zor buluyordum. Otobüse geç kalıyordum. Pala, çıkardığım müzahrefatı bir şekilde ikmal ederdi yoksa. Ne diye … çekmiyordum ki şuna? Çekemezdim değil mi? … çekmek yazlıklarında akşama kadar baba parasıyla kafayı çekip, gece yarısı da sahilde ergen muhabbetler yapan tombul ve sevimli anarşistlerin işiydi değil mi? … çekmek henüz ulaşamadığım bir lüks kuşağıydı. Ben de şimdilik fırsatını buldukça… ne ise geçelim bunları”

Lavabodan çıktıktan sonra koşarak otobüsün yanına geldi Mustafa. “İyi, bir hareketlilik yok, şoför de gözükmüyor. Şurada bankın üstünde oturup biraz eğleneyim, diye düşündü ve hafiften bir türkü tutturmaya başladı. (“Eğlenmek” eski Türkçe’de oyalanmak anlamındadır. “Eyleşme çabuk gel” cümlesini çocukluğunda çok duyardı Mustafa. Pir Sultan Abdal’ın “Geçti Dost Kervanı” şiirinin Barış Manço tarafından seslendirildiği türküye de bayılırdı.)

“Şu karşı yaylada göç katar katar

Bir yiğidin derdi serinde tüter

Bu ayrılık bana ölümden beter

Geçti dost kervanı eyleme beni, eyleme beni…”

 “Hey gidi Barış abimiz.” “Kalk gidelim küheylan, lambaya püf de!”

“Şişt”

“Şişt değil püf de”

“Ne diyorsun sen gene!”

“Bir şey demiyorum usta, Efendim.”

“Yatma orada öyle su böreği gibi. Kalk otobüsün yanında dur.”

“Tamam usta”, dedi Mustafa. Su böreği gibi yatmak da ne demekti?

Mustafa’nın her dakika, her an işleyen bir çark gibi olan beyni, durmaksızın bir şeyler düşünüyordu. Dinleyelim:

“Otobüsün ön kapısının orada dikilmeye başladım. Ne kadar iyi dikilirsem, çalıştığım firmanın prestiji o kadar artardı. Heykel gibi duruyordum şoför kapısının önünde. Ne de olsa genç ve cahildim ve bir katır kadar sağlıklıydım. Neden dikilmeyecekmişim ki? Otobüs kapısının önünde dikilip yolcuları beklediğim bu zamanlarda kendimi olduğumdan daha önemli hissederdim. Kapıda duran adamdım ben. Bir kapıda duran alelade biri değildim ben. Bir başka duruyordum.”

“Yalan! Kendini elin kolun bağlanmış hissederdin aslında. Herkes hareket ederken, sen kötürüm olmuşsun gibi hissederdin kendini. Bir ağaç gibi hissederdin.”

“Doğru! Sanırım her iki duyguyu da yaşamıştım. Bu dikilme esnasında bazen iyi hissederdim kendimi, bazen kötü. Bence insanları kapı önlerinde dikmeleri doğru değildi. Her hangi bir güvenlik görevi değilse, insanları kapı önlerinde bir heykel gibi dikip durmaları (sırf firmanın prestiji uğruna) hiç doğru değildi. İnsan dediğin bir ağaç mıydı ki bahçeye, kapı önüne dikiveriyordun onu? Bireyin prestiji ne olacaktı? Neyse, böyle şeyler düşünmek için henüz erkendi. Boşa harcanacak çuvalla zamanım ve sağlığım vardı ne de olsa. Şu kapıda dikilip durmak bana ne kaybettiriyordu ki? Herkes akarken, benim bir heykel gibi durmamın ne zararı olabilirdi ki? Dikilen adam, saygın adamdır bir kere. Siz hiç önemsiz birinin şehir meydanlarında taşlaşmış bir şekilde dikilip durduğunu gördünüz mü? Bir gün benim de heykeli mi dikeceklerdi, bir otobüs kapısının önünde dikilirken.

“Şu bavulumu alır mısınız?”

“Nereye?”

“Antalya”

“Buyurun bavul fişiniz, kaybetmeyin, bavulunuzu isterken lazım olacak.”

“Köle olmadan efendi olunmazdı değil mi? Neydi o söz. Neyse, boş ver şimdi yanlış anlaşılır. Hakkımda dava açar, sürüm sürüm süründürürler beni, neyi kastettiğimi benim bile tam olarak bilemediğim boş bir söz uğruna. Bir ipucu falan vermemişim değil mi, hangi söz olduğuna dair? İyi, vermemişim. Zaten benim çarpıttığım parodi bir sözdü, bir ehemmiyeti yoktu. Onun için mahkemelerde sürünmeye değmezdi. Bir cümle eksik okusunlardı okuyucular da canım! Değer miydi hiç?

Açıkçası yaşadığım hayat sinirime dokunuyordu. Kendimi biraz “şey” hissediyordum. Kendimi biraz “tuhaf” hissediyordum. (Doğru kelime “mahrum” olabilirdi.)

Kendimi biraz “mahrum” hissediyordum.

Gel zaman git zaman yola revan olduk. Yol bize bela oldu. Ben elimde kolonya insanlara serpiştiriyordum. Hoş geldiler, hoş gitmelilerdi. Her şey firmanın prestiji içindi. Yoksa bir iki damla kolonya ile bir ömürlük pislik temizlenir miydi hiç? Zaten amaç da temizlemek değildi. Yüreği ferahlatmaktı. Yüreğimiz ferah olsun da… Aman! gerisi iyilik sağlık.

Az evvel otobüse tiril tiril takım elbisesiyle bir yolcu bindi. (Otobüs çoktan hareket etti. Kapının önünde dikilmiyorum artık. Neden az evvel dediysem işte! Galiba geçmiş zamanın nasıl da hızlı geçip gittiğini çok hızlı anlıyorum. Galiba bir terslik oldu. Galiba. Ne ise!) “Herkes hoş geldin başkanım, buyur buraya otur başkanım, yok olmaz buraya otur başkanım” falan deyip duruyordu. Ben de adamın eline kolonya döküyordum. Elini döktüğüm kolonyanın altına öyle bir tuttu ki bu adam, yeminle günlerce taklidini yapmaya çalıştım, yine de onun gibi yapamadım. Kolonya sunulurken bile herkesten farklı bir biçimde elini açan bu adamı taktir etmiştim o zaman. Kim olduğunu bilmiyordum. Hiçbir zaman da öğrenemedim. Önemli biriydi anlaşılan. (Benim için bir önemi yoktu ama. Sadece güzel avuç açıyordu.) İşte bu kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan “başkan”, bir şekilde farkında olmadan benim kalbimi çok kırmış ve bütün bir ömür yaşadığım bir duyguyu ilk defa ete kemiğe, yani kelimelere dökmeme sebep olmuştu. Ondan sonra, ne zaman çok temiz, çok şık giyinmiş, ortama uyum sağlamanın da ötesinde, ortamın kendilerine yakıştığı, pırıl pırıl, tiril tiril, gömlekli, ceketli, etekli, pantolonlu insanlar görsem, nefret ederdim onlardan. Bu kadar temiz, bu kadar kusursuz! olmakla, ortama bu kadar iyi intibak eden güzel bir vazo gibi durmakla, hep kalbimi kırmışlardı. Benim bulundukları ortama uyum sağlamayacak kadar pejmürde bir bitki olduğumu hissettirmiş ve uyumsuz farklılığımı kulak zarımı patlatacak kadar gür bir sesle haykırmışlardır hep, hal, hareket ve duruşlarıyla. (Yere bat artist!)

Bir şeyin daha farkına varmıştım bu adamın sayesinde. Asil bir bıkkınlığı vardı “başkan”ın. Çok dingin bir duruşu vardı. Acele hareketlerden, bu soysuz telaştan ben de bıkmıştım doğrusu. Nihayetinde insanı dinginleştiren, sadece bu asil bıkkınlık oluyormuş demek. Kabullenmiş, hoş görmüş ya da kavramış, varmış, ermiş, ulaşmış olmak değil, bıkmış olmaktan gelirmiş bu dinginlik, bu sakinlik demek. Yaşasın artık ben de başkanım!!

Abdulkadir Kızıltaş

Bonus:

“Buradaki hayat, bu yoksul, sıkıcı, bir lokma ekmek uğruna bu sürekli koşuşturma içinde geçen hayat beni yoruyor, kahrediyordu, düşteymiş gibi yaşıyordum.”

Maksim Gorki

Reklamlar

MUAVİN KOLTUĞU (ABSÜRD BİR DÜŞÜN ROMANI) 3. BÖLÜM

Gözünü açtığında uykusunu almış ve dinç hissediyordu Mustafa. Evindeydi ve mutfaktan sesler geliyordu. Annesi kahvaltı hazırlıyordu.

 “Anne?!”

 “Efendim oğlum.”

“Ne kadar uyudum ben?”

“Valla oğlum neredeyse on sekiz saattir uyuyorsun. Dün öğlen iki gibi gelmişsin, bir tas çorba içmiş ve uyumuşsun. Kız kardeşin söyledi. Ben de dört gibi eve geldiğimde taş gibi uyuyordun. (Annesi cumartesi günleri işten biraz erken çıkıyordu) Aha da saat dokuz olmuş. Ama bir haftadır yollardasın evladım, normaldir. Kahvaltı hazır, istersen git bi elini yüzünü yıka gel.

“Tamam anne.”

Elini yüzünü yıkayıp geldi Mustafa. Büyük bir iştahla kahvaltısını yemeğe koyuldu. Annesi günlerden Pazar olduğu içi evdeydi. Bir kolejde temizlik görevlisi olarak çalışıyordu. Babası tepsisini alıp çıkmıştı. Fabrikada asgari ücretle çalışmak istemiyordu. Çok denemişti. İnsanlarla anlaşamıyordu. Kimseye tahammülü yoktu. Birilerinin eli altında çalışmak, hele laf anlamaz insanların altında çalışmak hiç istemiyordu. Kendi işinin patronu olurdu daha iyiydi. Sokakta elinde tepsi, simit satardı daha iyiydi. Karışanı görüşeni yoktu böyle. Aslında girdiği her fabrikadan kendisi çıkmıyor, “yarı deli” ve “geçimsiz” biri olduğu gerekçesiyle çıkarılıyordu.

 Kız kardeşi bütün gece o zamanki adıyla ÖSS sınavına çalışmış olduğu için uyuyordu. (Şimdiki adını tuhaftır hatırlayamadım. O kadar çok değişip duruyor ki!) Bir keresinde, “abi senin çekip gittiğin bir evde arkada kalan olmak istemiyorum” demişti Mustafa’ya. Abisinden arda kalmayacak, bir gün o da çekip gidecekti. Çekip gitmek bir şey değil de, herkesin çekip gittiği bir evde, arda kalan olmak çok zordu.

Erkek kardeşi ise okullar tatil olduğunda çıraklık yaptığı kebapçı dükkanına gitmişti. Güzel bir yaz günüydü ve Mustafa annesiyle kahvaltı yapıyordu. Yıllar sonra gurbet acısıyla kıvrandığı sıralarda, sürekli annesiyle yaptığı bu kahvaltı aklına gelecek ve aslında durumlarının hiç de düşündüğü kadar trajik olmadığını fark edecekti.

Kahvaltısını yapıp kalktı Mustafa, televizyon sehpasının çekmesine koyduğu defteri ve kalemi aklına geldi. “Ben bir şeyler yazacağım anne, otobüs on ikide kalkacak daha vaktim var dedi.”

“Tamam oğlum,” dedi annesi ve bulaşıkları yıkamaya gitti.

“Rakip çocuk dilini dışarı çıkarmış, sol elinin işaret parmağını yerde ebe olan topaca kilitlemiş, sağ eliyle ipini itinayla sardığı topacı, kulağının hizasına doğru kaldırmış, çenesi sol omzunun hizasına gelecek şekilde, vücudunu yana çevirmiş, topacını hızla yere çalıp aynı zamanda ipini çekmek için gerilmişti. Bu haliyle tıpkı düşman ordularına saldırı emri veren cesur, yetenekli ve deli bir kumandana benziyordu. Hızla indi, yerde ebe olan topacın üzerine başka bir topaç. Sonuç mükemmeldi. Çivili yeri tam da yerde yatan topacın gövdesine çarpmıştı. Güzel ve etkileyici bir çivi darbesiydi bu. Herkes yapamazdı böylesini. Zevkten ağzının suyu akmıştı ..ç Gökhan’ın,  nam-ı diğer İtçi Gökhan’ın. Zapzayıf bedeni, tıpkı bir tavuk hırsızı çevikliğiyle bir anda kıvrıldı, büküldü, yere eğildi ve avucunun tersi toprağa, ayası kendine bakacak şekilde indirdiği elinin işaret parmağını ve orta parmağını ayırıp yerde çılgınca vınlayan ve toprağı savurarak dönen topacı aldı. Bu haliyle dönüp duran bir gezegeni avucunun içine alıp orada döndüren bir Tanrı gibi gözüktü gözüme. Zulüm bitmemişti. Daha yerde yatan topacı, mahallenin ne kadar çocuğu varsa, avuçlarının içinde dönen topaçlarıyla vura vura bir çukura götürmeye çalışacaktı. Bu çocukların en ..çi, en uğursuzu, en zalimi ve hiç şüphesiz en yeteneklisi İtçi Gökhan’dı. Çıldırmış gibi dönen topacı avucuna alıp yerde yatan topacıma çarpıyordu. Topacı durmak bilmiyordu. Git gide çukura doğru yol alan topacıma bakarken yüzümdeki çaresiz ifadeyi yetenekli bir ressam görseydi en güzel tablolarında birini yapacağından şüphem yoktu. O kadar doğal, o kadar gerçek ve o kadar çaresiz bir çocuk suratıydı işte. Mahallenin çocukları “keriz” derlerdi bana, her kumarda yutulduğum için. Bir de İstanbullu derlerdi, bir peynir kadar beyaz olduğum için. İstanbullu falan da değilim üstelik. Nizipliyim ben. Ne alakaysa işte! Sokak çocuklarının hayal güçleri sorgulanamazdı. Bir de çilli derlerdi. Yüzüm burnumun ucuna kadar çillerle dolu olduğu için. Kahrolurdum yüzüm bu kadar çilli diye. Oysa artık çillerimi ne kadar çok seviyordum. Yazık ki her geçen gün biraz daha azalıyorlardı. Çillerim beni terk ediyordu. Tıpkı çocukluğum gibi.”

Hüzün içindeyim ve bu satırları da bu hüzün içinde yazıyorum. Çabuk olmalıyım. Fazla zamanım yok. Zaten benim gibi bir taşralı hiçbir zaman yazmak için fazla zaman bulamaz. Bunu ileride uzun uzun konuşabiliriz. Evet ileride, belirsiz bir gelecekte, evet benim belirsiz geleceğimde, eğer siz de müsait olursanız. Ne ise. Çilli diyorlardı bana ve ben o zamanlar bundan nefret ediyordum. Ta ki, ortaokula geçtiğim ilk sene okul müdürünün kızı ve aynı zamanda müzik dersimize giren… ne öğretmendi şimdi hatırlayamadım.. müzik öğretmenim çillerime hayran olana kadar bu durum böyle devam etti. Beni o kadar çok seviyordu ki hemen her ders kara tahtanın önüne bir sandalye koyar, içinde “ne idüğü” belirsiz çiçekler olan bir vazoyu da üstüne bırakır ve “hadi bakalım çocuklar bu sandalyeyi, üzerindeki vazo ve çiçeklerle birlikte çizin bakalım. İster kara kalem, ister renkli size kalmış, en güzel çizene kanaat notu kullanacağım” der ve beni de hemen yanına oturturdu.

“Sen ne tatlı bir çocuksun böyle. Diğer kardeşlerin de senin gibi çilli mi? Senin bu çillerine bayılıyorum”, diye devam eden saçma sapan ve soru cevap şeklinde bir konuşma başlardı aramızda. Mutluluktan ve zevkten kıpkırmızı olurdum. Hayatımda bana edilen iltifatların ilkiydi sanırım bunlar. Bir de sarı çıyan Bekir vardı. (Nedense Bekir’in adını hatırladım. Sanırım birinin hafızasında kalıcı bir yer etmek istiyorsanız, onun rakibi olmanız, bütün kazanımlarına ortak olmanız etkili bir yöntem olabilirdi.) Bazen de onu severdi. Ne buluyordu o sarı çıyanda hala anlamış değildim. Bekir’i öyle çok severdi ki, onun benden daha şirin bir çocuk olduğunu düşünür ve kıskançlıktan kahrolurdum. Bazen de ikimizle birden sohbet ederdi. Bu defa da Bekir’e daha çok ilgi gösteriyordu. (Ya da ben öyle düşünüyordum, hayatta hiçbir zaman olanı olduğu gibi gören/gösteren bir objektijim olmadı.) Ama sonuçta müzik öğretmenimizin iki gözdesiydik ve çoğu defa resim bile çizmeden kanaat notumuz yüz olurdu.  İşte bu yüzden çok sevmeye başladım çillerimi. Mahalle çocukların alay konusuydu ama müzik öğretmenim gibi güzel bir kadını da hayran bırakıyordu. Tabi ki müzik öğretmenimin sözleri ağır bastı ve o günden beri çillerimden çok memnundum. Kim takardı salya sümük, üstü başı çamur, toprak, her gün birbirinin …lerini parmaklayan mahalle arkadaşlarımı. Ne ise. Çocukların lafları bitmiyordu işte. Hele bir tanesi vardı. Hani şu on sekiz vites “Bisan” marka fiyakalı bisikleti olan. Neydi adı? Çağdaş mıydı? Tam bir ..çti. Bu arada bu ..çlerin babaları, anaları falan belliydi. Çocukluğumun taşrasında kurnaz olan, kavgacı ve zalim olan, kumarcı olan (iyi topaç çeviren, iyi bilye oynayan vs) bir çocuğa ..ç denirdi hep. Neredeyse istisnası yoktu bunun. (Bir gün babama “baba ..ç tam olarak ne demek?” dediğimi hatırlıyorum. Tırnaklarının kenarındaki kıvrılmış deri parçalarını göstererek “işte ..ç budur” dediğini de hatırlıyorum. Demek ayrıksı ve kıvrık/kıvrak şeylerin genel adıydı ..ç. Yıllar sonra –yani daha geçen güz- edebiyat fakültesindeki derslerimin birinde “pîç” kelimesinin gerçekten de “büklüm, kıvrım” demek olduğunu ve çoğunlukla zalim sevgilinin saçlarını tasvir ederken kullanıldığını öğrenince ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezdiniz. Demek biz bilmeden biliyorduk bazı şeyleri. Demek ki ne kadar kültürlü olduğumuzun farkında olmadığımız için, cahil görünmeyi tercih ettiğimiz için bilmiyorduk. Başka ne olabilirdi ki!) İşte bu ..ç, ne zaman önümden bisikletiyle geçse, başlardı “soğan samırsak (sarımsak) otur otur kalk, soğan samırsak otur otur kalk”, demeye. Bunu derken bir de bisikletinde oturup kalkması yok muydu? O kadar çok öfkelenirdim ki, bunu ifade etmek için şu an bile uygun cümleyi bulamıyorum.

“Şişt İstanbullu gidiyor senin dereme!” (topaca dereme derdik)

“Ne İstanbul’u oğlum Nizipliyim ben. Senden daha has Antepliyim.”

“Ben Antepli değilim ki keriz.”

Baş edemiyordum bu çocuklarla. Sokak çocuğu olma konusunda doğuştan gelen bir yetenekleri vardı sanki.

“Alaa! Bu vuruşla kesin deliğe girici senin dereme çillii!”

            Hakikaten de İtçi Gökhan (bu namını da sokaktaki başı boş gezen bütün köpekleri boyunlarına birer ip geçirip sahiplenmesiyle hak etmişti) hırsla deliğe doğru ilerliyordu. Çaresizce olacakları izliyordum. Önceden eştiğimiz küçük çukura düşürdü beni. (“beni” diyorum çünkü deremelerimiz bizim avatarlarımızdı ve bizi temsil ediyorlardı) Cezası derememizin üstüne başka bir deremenin çivisiyle on defa vurmaktı. İtçi Gökhan kurnazca baktı bana.

“İstersen ben on tane vurmak yerine, bir defa şu karşı duvara çalayım (fırlatayım) deremeni, ödeşelim dedi. Ben de kabul ettim. İtçi Gökhan tam duvarın köşesine attı ve tek atışla iki duvara birden çarpıp, ikiye ayrılarak yere düştü deremem.

“Aklında bulunsun böyle daha iyi kırılıyor”, dedi bana iş bitince.

Boğazıma bir şey düğümlendi. Bir cevap veremedim. Neredeyse ağlayacaktım, çaresizce… Umarım bu böyle sürüp gitmezdi. Çaresizce ağlama isteği yani. Sürekli birilerinin tepene vura vura, seni bir çukura doğru itmek istemeleri ve tüm kazanımlarını bir (ya da iki her neyse işte) duvara çalıp heba etmeye çalışmaları yani. Çünkü bu yaşıma kadar deneyimlediğim şeyler çocukluğumun bu acı hatırasından çok da farklı şeyler hissettirmedi bana.”

“Ne günlerdi be!” diyerek bir süre durup düşündü Mustafa. Sonra tekrar yazmaya başladı.

“Bir yetişkinin sırf laf olsun diye ya da anne babasının gönlünü hoş etmek için kendisine söylediği bir iltifatı ciddiye alan ve onu hayatı boyunca unutmayan çocuklardık biz. İlk gençlik yıllarında ise, yine birinin sırf laf olsun diye, belki de o an söylenecek daha iyi bir hitap şekli aklına gelmediği için, “naber yakışıklı” demesiyle, gerçekten yakışıklı olduğu için böyle söylendiğini düşünecek kadar safdil insanlardık biz. Duyduğumuz pek çok şeyin ciddiye alınmayacak şeyler olduğunu çok sonraları öğrendik.”

Mustafa, kısa bir süre daha düşündü. Birazdan otobüsüne bineceği şoför Pala geldi aklına. Yolculuk Antalya’yaydı. Oraya varınca on iki saat mola vereceklerdi. Sonra gene Antep’e. En sevdiği seferdi Mustafa’nın Antalya seferi. Çünkü Pala’nın keyfi yerindeyse denize girmeye bile fırsatı olabilecekti. Antalya otogarına varıp yolcuları indirince, direk Konyaaltı plajına yakın gölgelik bir yere otobüsü çekerlerdi. Pala da çok seviyordu Antalya seferini. “Ben kaçak et kesmeye gidiyorum, sen de işini bitirdiysen, ister yat zıbar bagajda, istersen git denize gir”, derdi böyle zamanlarda. Hiç istisnasız her seferinde denize giderdi Mustafa. Böyle anlarda hiç bitmeyen uykusuzluğu aklına bile gelmezdi heyecandan. “Dikkat et de boğulma sakın”, diye nasihatta bulunurdu giderken Pala. (Pala’nın ona verdiği nasihatları hayatı boyunca unutmadı Mustafa: “Dikkat et boğulma, geberip gitme, üstümüze kalma…”)

 “Sakın otobüsü temizlemeden gitme. Koltuklar, ikram yerleri, camlar her yer pırıl pırıl olacak. Halıları çıkar silkele. Dolaptaki suları alt üst yap.”

“Efendim usta, nasıl dedin?”

 “Ulan alttaki soğukları üste, üstteki ılıkları alta alacaksın. Ne kafasız bir çocuk bu” diye söylendi giderken.

Yüzmeyi bu git-gel Antalya seferlerindeki molalarda öğrenmişti Mustafa. Gaziantep’ten Antalya’ya on altı saat süren yolculuktan ve üstüne iki bucuk saat süren bir temizlikten sonra, normal şartlarda yorgunluktan canı çıkması gereken Mustafa, heyecandan ve adrenalinden dolayı gram yorgunluk hissetmiyordu. Denize gidecekti. Denize giden hiçbir taşralı çocuk mızmızlanmazdı.

“Mustafa hadi oğlum, geç kalacaksın”, dedi Mustafa’nın annesi.

“Tamam anne geliyorum”, dedi Mustafa.

Heyecanla kaldığı yerden birkaç satır daha yazmak için debelendi. Bir süre hiçbir şey yazmadı. Oysa yazmaya başladığında ne kadar da çok şey vardı aklında. Bir anda dağıldı bütün hatıraları. Bugün bile, bir iki TL’ye birçok yerden temin edilebilecek, üzerinde mavi çizgileri olan sarı renkteki tükenmez kalemini günlük niyetine kullandığı defterinin arasına koydu. Neden sonra defteri açıp, kalemi tekrar eline aldı:

“Ortaokul yıllarında “annem evde değil, dünden kalma dolmayı ısıtıp yedik” diye başlayan bir iki sayfa kadar yazdığım günlüğü saymazsak ilk defa günlük tutmaya başlıyorum. “Kara Hösün” (çocukluğumun en az İtçi Gökhan kadar becerekli, namlı-şanlı başka bir çocuk gangsteriydi) bir şekilde bu günlüğü okuyup bütün mahalleye beni rezil! etmeseydi belki de o zamanlar başlayacaktım yazmaya. Mahallenin bütün çocukları beni her gördüğünde “dünden kalma dolmayı ısıtıp yedik” diyerek gülüşüp duruyorlardı. Tabi ben sinir küpüne dönüyordum. Bunun böyle sürüp gitmesinden korkuyorum. Sürekli sinir küpüne dönmekten yani. Sürekli birilerinin benimle dalga geçip durmasından…

“Mustafa hadi oğlum!”

“Tamam anne kalktım.”

Daha fazla yazamadı Mustafa. Kalkıp parlement mavisi gömleğini giydi. Kravatını taktı. Otobüsün kalkmasına iki saat vardı. “Bu …dirik şeyi iki saat fazladan boynumda taşıyamayacağım”, diyerek kravatını çıkarıp cebine koydu. Kravatını son dakikaya kadar takmayacaktı. Mecbur olmasa hiç takmayacaktı. “Görüşürüz anne” deyip çıktı evden.

“Yolun açık olsun yavrum. Allaha emanet ol. Allah işini rast getirsin.”

“Sağ ol annem.”

“Kola, fanta, çay kahve, su ne alırdınız”, diyebilmek için gidip ikramları alması, otobüse yerleştirmesi gerekiyordu Aklı tuttuğu günlükte kalmıştı. Biraz daha yazmak istiyordu. Ama vakit yoktu. Zihni yazı yazmaya müsait bir hale geldiği anda, kalkıp işe gitmesi gerektiği için üzgündü. Kaldığı yerden otogar on kilometre uzaklıktaydı. Elleri cebinde, ıslık çalarak dolmuş durağına doğru yürümeye başladı. Hayır yürümüyordu. Akıl almaz bir yokuş tırmanıyordu. Evleri bu yokuşun bitimindeydi. Durak ise, diğer uçtaki caddedeydi. Islık sesiyle, kehleme sesi birbirine karışmıştı Mustafa’nın. Zavallı beyni ise, hala günlük yazdığını kuruyordu. Defalarca çıkıp indiği bu yokuşta, sayısız şey hayal etmiş, sayısız şey düşünmüştü. Ne yazık ki birçoğu unutulup gitmişti. Bir zihnin ne kadar çok şey düşünebildiğindense, ne kadar çok şey unutabildiğine şaşırmışımdır hep. Nedense yazmaya başladığından mıdır nedir, o gün o yokuşu çıkarken düşündüğü hiçbir şeyi unutmadı Mustafa. Günler sonra eve geldiğinde, (günler sonraydı çünkü üst üste birçok sefer daha yapmıştı, hep öyle oluyordu zaten, bazen bir değil, iki hafta bile hiç eve gelmediği, haliyle haftalarca yatakta yatmadığı olurdu) yokuşta ilerlerken düşündüğü şeyleri, kelimesi kelimesine defterine geçecekti:

“Yaşanmamış bir hayat benimkisi. Hollywood filmlerinin o meşhur ve havalı repliğiyle konuşacak olursam, “kim olduğumun bir önemi yok”tu. Kimsin sen Mustafa? Nereden gelip nereye gidiyorsun? Bu gidişler gelişler esnasında nelerle, kimlerle karşılaştın? Bir önemi yoktu.

Kimsin sen Mustafa? “Kim olduğumun bir önemi yok.” Evet artık bu soruya böyle cevap verecektim.

İçimiz dışımız Hollywood olmuştu. Kim takardı bir Düztepeli’yi. Ha Düztepe’li, ha Amerika’lı bir önemi yoktu. (Evet böyleydi. Bir şehrin küçük bir taşra semtiyle koca bir ülkeyi aynı terazinin iki farklı kefesine koyabiliyordu Mustafa.) Önemli olan düşüncelerdi. Çünkü düşüncelerin bir insanı batırma ve çıkarma gücü vardı. Çünkü bir insan ancak zihninin içinde yaşardı. Aksini kimse ispat edemezdi bana. Evet, laf anlamaz biri olduğum içindi. Evet, babamın tabiriyle “haber anlamaz” bir mizacım olduğu içindi. Kimse aksini ispat edemezdi bana. Ne kadar çok şey duyuyordu bu kulaklar. Dahil olmadığım sayısız konuşmalar, konuşmalar, konuşmalar… kulaklarımın sadece duymak istediğim şeyler için olmadığını fark ediyordum. Çok geç kaldım bazı farkındalıklar için… Olsun geçse geç! Daha on sekiz yaşıma yeni gireceğim, ne geç kalması Allah aşkına, siz de ne biçim insanlarsınız! Hala bazı dergileri yasal iznim olmadan okuyorum. Birkaç ay sonra görürsünüz ama siz! Hepiniz görürsünüz! Sinirim bozuldu. Kırk derece sıcak altında neredeyse doksan derece! olan bir yokuşu tırmandığımdan ve nefes nefese kaldığımdan değildir tabi canım. Yo, başıma güneş falan da geçmedi. Güneş geçmez benim başıma. Güneş geçirmez bir kafam var benim. Sizin güneş gibi ayan beyan olan doğrularınızı, gerçeklerinizi de geçirmez benim kafam. Sinirim bozuldu sanki. Evet evet biraz sinirim bozuldu hepsi o kadar.

En sinir bozucu anlardan biri de sinirimizin tam olarak neye bozulduğunu çözümleyemediğimiz anlardır. Öyleydi gerçekten. Ayrıca kesinlikle sanıldığından daha az içseliz. Çoğu defa iç sıkıntısı ile hazımsızlığı birbirine karıştıracak kadar basitiz. Çeşitli bağırsak problemlerimizin en karmaşık zihni sıkıntılarımızdan bile daha çok bizi sarstığını, ifademizi daha çok allak bullak ettiğini kendimize ne zaman itiraf edeceğiz. Birbirimizi kandırmayalım beyler. Yeterince dolandık, dolandırıldık bence. Artık boş hülyalara, kof hamiyetlere tahammülümüz yok bizim. Bazen bizi sıkıştırıp duran bir gazın defi, en hikmetli sözlerden bile daha çok yüreğimize su serpmektedir. Lütfen beyler artık birbirimize içi boş pozlar atmayalım. Belki biz o an fark etmiyoruz ama çok komik duruyoruz inanın. Sandığınız kadar konsantre durmuyorsunuz. “Yok anam babam yok,” öyle sandığınız kadar yoğun falan değiliz işte. Bizi suya katıp günde beş defa içseler bile kimsenin karnını ağrıtmayız. O kadar zehirsizizdir yani. Bizi güldürmek de çok kolaydır mesela. Bir ayna tutarlar bize kahkahalara boğuluruz. Ay hiç güleceğim yoktu diye yeminler ederiz bir de. Yalan yere yeminden çarpılan, söylenenin aksine, hiç görülmemişti nasıl olsa.

“Ne olur böyle konuşma. Ben varoluşsal sancılar çekiyorum. Çok büyük varoluşsal problemlerim var benim.”

“Yalan!”

“Ölümü … , böyle söyleme.”

“Yalan işte, ne varoluşsal problemi. Bırak bu ben farklıyım, acı çekiyorum ayaklarını! Paran yok senin, fakirsin. Bir araban, bir evin, bir hatunun ve limitsiz kredi kartların yok senin.”

“Yok öyle deme ağabey. O kadar basit miyim ben?!”

“O kadar basitsin arkadaş. Emin ol o kadar basit olmayanı milyonda bir bile değildir. Sen kimsin ulan milyonda bir olacaksın! Git milli piyangodan bilet al daha akıl karı bir iş olur. Hiç değilse amorti falan çıkar da, sermayeni kurtarırsın. Bu gidişle sermayeni bile kurtaramayacaksın.”

“Benim tek sermayem ne yapacağımı bilemeden geçirdiğim günlerim, gecelerim ağabey. Benim tek sermayem zaman. Başka bir şeyim yok benim, ağabeeeey!.

“İyi işte, zamanı böyle boş işlerle heba etme. Git bir göbekli bul kendine. He, patron işte! Onun için günde on iki saat çalış, asgari ücret karşılığı. Aklına başına topla. Şimdi git, yıkıl karşımdan!”

Birşeyler olup gidiyordu Mustafa, dolmuş durağına doğru:

“Git gide korkunç bir gürültüye dönüşüyorsunuz. Dinlenecek tarafınız kalmamış. Hiç saygınız yok sizin çulsuz, vasıfsız, ailesi görece eşraf olmayan, yarım akıllı bir babanın oğlu, gencecik bir taşralıya. Hiç saygınız yok gerçekten. Şimdi bir şey diyeceğim olmayacak… Hiç mutlu musun diye sordunuz mu bana? He, sordunuz mu?”

“Hayır sormadık ama bu bir eksiklik mi yani?!”

“Hayır, bir eksiklik değil, koca bir kayıp.”

“Hiç güleceğimiz yoktu. O kadar güldük ki, hiç birimiz …ruklarımızı tutamadık. Allah’tan gürültüye gitti …ruk sesleri de, kim nasıl …du belli olmadı.”

“Bir kütüphane dolusu kitap istiyorum ben. Sadece bana özel, içine girdiğimde bütün gürültünüzün kesildiği, kendimle baş başa kaldığım gerçek bir kişisel mabet ve bir yazıhane istiyorum. Artık sizin için çalışmak istemiyorum. Hepinizi kendim için çalıştıracağım. Ama benim için çalıştığınızın, benim yerime düşündüğünüzün farkında bile olmayacaksınız. Hadi bakalım hanginiz verebileceksiniz bunu bana. Hepiniz bir olup alabilirsiniz istediklerimi, sakıncası yok.”

“Derin bir varoluşsal problem…”

“Bırak bu ayakları!”

“Ölüm endişesi…”

“Hala endişe diyor, … korkusu seninkisi!”

“Bu kadar bayağı olmasaydık keşke.”

“Keşke olmasak ama böyleyiz. Bir de derin bir tatminsizlik duygusu senin problemin. Hayatta sana sunulan şeylerle tatmin olmuyorsun. Daha fazlasına ise ya cüretin ya da imkanın yok.

“Para…?”

“Paran da yok tamam anladık!”

“Para diyorum yakışıklı!”

“Ha, pardon şoför amca, buyur.”  Dolmuşa binmişiz haberimiz yok arkadaş. Boş yer de yok. Bir amca, gel benim kucağıma otur der gibi bakıyor suratıma.

“Yok amca yok, büyüdüm ben.”

  “Olsun olsun, tam kıvamındasın!”

“Tövbe estağfirullah! Niyeti bozmuş …enk! Senin ben bıyığına …ım!”

“… da … … görelim.”

….

Aklından geçen şeyler iyice ipini koparmıştı Mustafa’nın. Burada bu şeylerin tamamını aktarmayı yazarlık salahiyetimiz ve geleceğimiz için kaygı verici bulduğumuzdan, bir miktar sansür uygulamak durumunda kalacağız:

“Paran da yok tamam anladık. Mutsuzsun. Mümkünsüz düşler mideni bulandırmaya başladı. Fanilik problemi yaşıyorsun. Bu dünyaya uyum sağlamayan bir bitkisin sen. Bir türlü yetişmiyorsun…

Bazen bir şeyler anlatan, ders veren, nasihat eden, yol tarif eden, vaat eden, var sayan, yok sayan, emreden, rica eden, minnet eden, söven, sayan, açıkçası ağzı olan hiçbir şeye tahammülümün olmadığı anlar oluyor. Yazılı iletseniz bana beni alakadar etmeyen ya da duymaya müsait olmadığım sözlerinizi. Söz okurum hepsini. Bazen konuşmak, anlatmak, dinlemek çok zor geliyor bana.”

“Buldum, buldum, buldum! Doğru kelimeyi buldum! Problemlerimizin kendinde düğümlendiği asıl düğüm yumağını buldum!”

“Neymiş?!”

“Ağzınızın ucuyla konuşmayın benimle! Neymiş diye konuşmayın benimle!”

“Askıya alınmış hayatlar yaşıyorduk çünkü. Ne tamamen sonlandırılmış ne de yürürlüğe sokulmuş bir program gibi, beklemede yaşıyorduk. “Kim yaptı lan bunu bize?” Ses yok… Sorumlu yok. İsterse kişi kendini suçlayabilir. Ben kendimi suçlamaktan bıktım artık. Bu kadar şeyin sorumlusu ben olamam. Yapmadığım şeyler uğruna mahkum edemeyeceksiniz beni!”

“Otogarda inecek var.”

“Otogar son durak yakışıklı, istersen inme!”

“Tövbe estağfirullah… Herkesten gıcık kapmaya başladım gene. Şimdi doğru Pala’nın otobüsüne gidelim. Bakalım o nasıl… nasıl hayattan bezdirecek, bakalım. Bakalım, görelim. Çok ilginç değil mi? Değil belki de. Sonu başından belli filmler kadar bile merak uyandırmıyordur hayatlarımız belki de. Üstelik bizimkinin sonu belli bile değil. Kimsenin bir şey merak ettiği falan da yoktu yaşamlarımızda. İşte benim tuhaflığım da burada başlıyordu. Ben merak ediyordum. Şimdi nasıl bir şey yapacaklardı her zaman açıkta olan hayatlarımıza, çok merak ediyordum gerçekten.”

“Merhaba usta.”

“Geç kaldın gene. Git ikramları al çabuk.”

“Tamam usta hemen.”

Çalıştığı firmanın otobüslerinin otogara gitmeden evvel yıkandığı yıkama yerine varmıştı Mustafa. İkramlar da bu yıkama yerindeki bir depodan alınıyordu. Firma işini biliyordu. Toptan alıp depolamakta fayda vardı. Tabi su böreği gibi para varsaydı. (Bu da ne demekse artık. Ha buldum, katman katman yufkalar ile deste deste paralar arasında bir ilişki kuruluyor.) “Para parayı çeker”, derdi Yıkamacı Servet. Otuz yıldır bu yıkama yerinde aynı aile hesabına çalışan bu adamın başka paraları çekecek kadar çok parası da yoktu. İnsanların kendilerini ilgilendirmeyen ve belki de sonsuza kadar ilgilendirmeyecek olan özlü sözleri söyleyip durmasından gıcık kapardı Mustafa.

Bu arada merak edecek bir şey yok sevgili okur. Siz Mustafa’nın merak içinde olmasına aldırış etmeyin. Merak içinde takip etmenizi istemiyorum Mustafa’nın serencamını. Bu merak, Mustafa’nın başına çok iş açmıştı. Sizin başınız ağrımasındı. Sizin için her şeyin en iyisi olsundu. Tedirginliğe gerek yoktu. Yeni bir felaket yoktu, cidden. Bütün bu yaşanan acılar… daha ileri gideceği yoktu, merak etmeyindi.

“Neyin daha ileri gideceği yoktu.”

“Neyin olacak canım…”

“İnsanlardan bana ne bulaştı biliyor musunuz, size anlatmış mıydım?”

—..! Ne oluyoruz Allah aşkına, konudan konuya atlamalar, sakat, eksik doğmuş, sonu hep üç noktayla biten cümleler, neyin peşindesin sen evladım. Ucuzluksa maksadın karnımız tok bizim.

“Sen karışma dedeciğim, konunun seninle bir ilgisi yok.”

“Durup düşününce, geçmişime baktığımda, öyle pek de hasret duymadığımı fark ettim ona. Hasret duyacağı bir geçmişi olmayan biri olarak, halime üzülsem mi, yoksa sevinsem mi bilemedim? Belki sevinmeliydim, çünkü mütemadiyen hasretle yad edeceğim ve bir daha asla geri gelmeyeceğini bildiğim için bana acı verecek bir geçmişim yoktu. Belki de üzülmeliyim çünkü güzel günlerdi diyebileceğim günlerim hiç olmamıştı. Ne ise. Bence sevinmeliydim. Bence çok mutlu olmalıydım. Yaşanmamış bir hayattı benimkisi… İnsanlardan bana yaşanmamış hayatlar bulaşmıştı.”

Belki de hem haklı, hem haksızdı Mustafa. Haklıydı çünkü gerçekten yaşanmamış bir hayattı onunkisi. Durumu tam da “Allah yardım etsin”likti, “Allah versin”likti. Yaşadığının bir kanıtı yoktu. Resmi kayıtları o kadar da ciddiye almıyorduk. Yaşanmış bitmiş şeylerin yaşanmış olduğunun kanıtı olarak, belki bulunursa oda, birkaç fotoğraftan, bir iki satır yazıdan ve her an başımızdan uçup gidecek gibi duran aklımızdan, yani hafızamızdan başka ne bulunabilirdi ki? Ne kadar da gelip geçici, bir köşede tozlanıp unutulmaya, silinmeye müsait bir hayat yaşıyorduk. Yaşanan şeyler, onları yaşayan en son kişinin de hafızasından silindiğinde, eğer varsa o da, yaşananların yaşandığına dair bir iki satırlık yazı, birkaç fotoğraf da ortadan kalktığında, yaşamış olduğumuzu kim iddia edebilirdi ki?!

“Yaşamadım, yaşamadın,  yaşamadı…”, diye söyleniyordu Mustafa.

Az ileride bir taburenin üstünde oturan ve Yıkamacı Servetle konuşmaya dalan Pala’nın gözü, Mustafa’ya ilişti. Konuşmasını yarıda kesip “Allah aşkına şuna bak Servet, bu çocuğa tahammül edemiyorum. Ben böyle salak bir çocuk görmedim,” dedi.

“Ne yaptı ki?”, diye sordu Yıkamacı Servet.

“Ne olacak gardaş salak işte! Daha son seferde gene az kalsın dinlenme tesisinde yolcu unutacaktı. Allah’tan tuvaletten çıkmış fermuarını çeke çeke koşan yolcuyu dikiz aynasından gördüm de durdum. Yoksa al başına bir sürü laf. Onu geçtim sürekli kafasını sallayarak, uyuşuk uyuşuk iş yapıyor. Bir de kendi kendine konuşuyor yarım akıllı. Bak, şuna bak Allah’ını seversen!”

“Yok, bir şey konuşmuyor”, dedi Servet.

“İyi bak iyi, dudakları kıpırdıyor.”

“Belki şarkı falan söylüyordur.”

“Yok anam babam yok, bildiğin kendi kendine konuşuyor hergele! İlk zamanlar bana söyleniyor zannettim de ensenin köküne yapıştırdım bir tane. Sonra ne söyleniyorsun lan kendi kendine dedim. Bir şeyler düşünüyorum usta dedi bana. Ulan düşünmek senin neyineydi! Önce işini düzgün yap. Bir bardak çayı dökmeden götürmekten aciz, (kesinlikle abartıyordu. Sadece bir kere yolcunun üzerine çay dökmüştü, o da kendisi ani fren yaptığı içindi. Bir kere de kahve dökmüştü, o da orta yaşlı bir hanımefendi bardakla beraber Mustafa’nın parmaklarını tutup, ona kur yaptığı için olmuştu) peronda kaç yolcu bindi, kaç yolcu indi, şaşırmadan saymaktan aciz, düşünüyor! Ulan sen kim, düşünmek kim? Beyinsiz! Değil mi ya?”

Servet cevap vermedi, gözleriyle onu dinliyordu sadece. Servet’in kulakları o kadar küçük, gözleri ise o kadar kocamandı ki, insanı gözleriyle dinliyor hissine kapılırdınız.

Pala “sükut ikrardır” sözünü ömrü boyunca duymamasına rağmen, Servet’in sessizliğini ikrar olarak kabul edip, konuşmasına devam etti. “Ver eline mikrofonu anons yapsın hıyar! Doğru düzgün yaptığı tek şey, anons yapmak bunun. Geçenlerde birkaç müşteri, “bu çocuğun telaffuzu çok düzgün, okusun bu”, diye gelip bana tavsiyede bulundu. Bana ne ulan, bana ne söylüyorsunuz, babası mıyım ben, diyecek oldum ama olmuyor işte, denmiyor müşteriye. Zaten okuyormuş bildiğim kadarıyla. Yazları gelip başımıza musallat oluyor işte. Kaç defa söyledim beyefendiye bunu işe almayalım diye, dinletemedim. Muavin sıkıntısı varmış. Bana kalırsa bundan bir ..k olmaz!”

“İkramları eksik alma sakın”, diye bağırdı Pala, Mustafa’ya söylediği yerden.

“Tamam usta, dedi Mustafa.”

Ne kadar da çok konuşuyordu bu adam. Tamam Mustafa da çok konuşuyordu ama içinden, aslında konuşmuyor sesli düşünüyordu, kimseyi rahatsız ettiği de yoktu. Pala’yı haklı çıkaran şartlara lanet etti (yine içinden) Mustafa. Bu gidişle hakikaten bir ..k olacağı yoktu kendisinden.

“Oyalanma aylak aylak! Söylenme bir de, kendine kendine.”

“Tamam usta.”

“Durmadan konuşuyordu Pala. Kendi hakkında, etrafındakiler hakkında, benim hakkımda, amirler hakkında, memurlar hakkında, patronlar hakkında, işçiler hakkında, hükümet hakkında, hükümetler hakkında, siyah hakkında, beyaz hakkında, Tanrı hakkında, Şeytan hakkında, kaçak et hakkında, et alışverişi hakkında… hiç susmuyordu it herif. Her yıl değerlenen evleri, arsaları, her ay yattığı yerden gelen mülk kiraları adamın çenesine vuruyordu besbelli. Sürekli ..k böcekleri gibi küçük ..k taneleri biriktiren, biriktirdikçe daha çok şevke gelen bir yellozdan başkası değildi gözümde. Ama kimse onu aslında pek de önemli biri olmadığına dair bir düşünceye inandıramazdı. Benimse başıma o kadar iş gelmişti ki artık olur olmaz işlerden zevk almaya başlamıştım. Çoğu insanın tahammül edemeyeceği bu yellozu dinlerken bile, bir çeşit haz duyuyordum.

Abartacak bir şey yok. Gelip geçici hazlar bunlar. Mutluyum diye kimsenin yüzü düşmesin hemen. Tabi ki anlık bir mutluluk yaşıyorum. Gerisi gene yarı delilik, yarı çılgınlık ve büsbütün bir sefaletti. Mutluluk denen şeyin genetiğinin “anlık” kelimesi ile örülü olduğunu da söyleyeyim de, tadınız kaçsın iyisi mi! İçinden çıkamayacağınız bir çukura çoktan düştünüz hepiniz haberiniz yok!”

Yalnız kalmak istiyordu Mustafa. İnsanlardan çok sıkılmıştı. Yalnızlıktan sıkıldığı zamanlarda ona hiçbir faydası dokunmayan insanları zihninde taşımak istemiyordu.

Abdulkadir Kızıltaş

Bonus: “Yaşam yapmak zorunda olduklarımızı yapmamızdan başka bir şey gerektirmez.”

Tolstoy

MUAVİN KOLTUĞU (ABSÜRD BİR DÜŞÜN ROMANI) 2

Bazı fikirler size saplanır, bazı fikirlere ise siz saplanırsınız. İlki, yani nispeten küçük olanı, size saplandığı yerden sökülüp atılabilir. İkincisi, yani her şeyinizi içine alabilecek kadar büyük olanı, sizi bulunduğunuz yerden söküp atabilir. Bu defa ilkinden farklı olarak saplanan ve sökülüp atılması gereken şey bir fikir değil, sizsinizdir. Ne ise, her halükarda, neredeyse bütün fikirler birer saplantıdır.

Güneş doğmuştu, otobüsün ön camına olanca neşesi ve kavuruculuğuyla vuruyordu. Mustafa’nın alnında, bıyıklarında boncuk boncuk terler vardı. Sabah olmuştu ve içinde bir tedirginlik vardı. İstemediği bir dünyaya uyanmak üzereydi. Halbuki o uyanmak istemiyordu. Üstelik daha iki saat bile uyumamıştı. Boynunun tutulduğunu bildiğinden gözlerini açmaya korkuyordu. Pili bitmiş bir oyuncağın kafasının mekanik bir şekilde yana düşmesi gibi, kafası yana doğru düşmüş, sarkıyor, otobüsün dalgalanmasıyla sallanıyordu. Kendisini gün ağarınca uyanmaya programlamıştı. Çünkü hesaplamalarına göre gün ağarınca Afyon’a varmak üzere olacaklardı. Uyanıp yolcuların bavulunu teslim etmesi, yeni yolcu varsa onlarla ilgilenmesi gerekiyordu. Uyanmıştı ama bir süre daha uyuyormuş gibi yapmayı düşündü. Yeni doğan günle birlikte, bu güne kadar duyduğu, gördüğü, okuduğu şeylerden harmanlanmış bir fikir kafasında hazırlanma aşamasındaydı. Öğlene doğru birden aklına bir fikir gelmiş gibi olacak ve heyecanla rezerve kağıdına ve kalemine koşacaktı. Gün içinde aklına gelen fikirleri kullanılmış rezerve kağıtlarının arkasına yazardı. Bu fikirler aklına bir anda gelmez, az önce söylediğimiz gibi, bütün bir gece zihninde o fark etmeden yoğrulur ve günün bir saati ona servis edilirdi. O ise tek kişilik bir varlık olduğunu düşünüyordu. Halbuki arka planda onun adına çalışan, düşünen bir ofis dolusu düşünsel ve düşsel varlık vardı. İşte şimdi rezerve kağıdının arkasına hızlıca karaladığı fikirlerinin hikayesi böyleydi. O fikirler ise şöyleydi:

“Fakir, fakir, fakirlik…”

Bu tekrar eden kelimeler, Mustafa’nın içinde bulunduğu ve bahsini ettiğimiz anda, aklından geçen kelimelerdi. Belki O da, o an, benim şimdi sorduğum sorunun cevabını arıyordu, sorudan habersiz bir şekilde…

Mustafa, bu metnin yazarı gibi, derli toplu! bir şeyler üzerinde yazmak ister, fakat çoğu defa düşüncesi bir kelimeye takılır kalırdı. Sorudan habersiz bir şekilde “cevab”a dair şeyler karalardı. Tabi “cevap” diye bir şey olmadığını, her “cevab”ın, bir şekilde “yanlış cevap” olduğunu ve önemli olanın “soru” olduğunu henüz bilmiyordu. İleride benim şu an içinde olduğum idrak seviyesine! erişecekti belki, ama O içinde bulunduğu anda, arkası boş rezerve kağıtlarına, dinlenme tesislerinden aldığı peçetelere, tuvalet kağıtlarına ne olduklarını ve nelerden bahsettiklerini kendisin de bazen anlayamadığı bir takım şeyler yazıp duruyordu. İleride iyi bir yazar olmak istiyordu Mustafa. Umarım olurdu.

Başına gelecek olan şeyin fakirlikle ilgisi yoktu. Çünkü zaten sapına kadar fakirdi. Ne de olsa bir insan aynı anda iki kere fakir olamazdı. Onun başına gelecek olan şey fakirlikten bile kötüydü. Doğru “sen” olduğunu düşündüğü “sen”le konuşacaktı. Yıllardır aradığı seni bulmuştu ve artık ona ulaşmalıydı. Ondan sonra da, düşündüğü ve muhatap aldığı tek şey, “sen” olacaktı. Hatta “sen” devri kapandıktan sonra bile “sen”e dair düşünceleri hayatını mahvetmeye ve yanlış kararlar almasına sebep olmaya devam edecekti. Bu “sen”in adı sendi.

“Fakir, fakirlik, fakirlik…”, bu şekilde kendi kendine tekrar edip durduğu kelimeler sonunda mahsulünü vermişti. Sanki “fakirlik” bir kedinin ağzının içinde olan bir farenin dışarıda kalmış kuyruğu gibiydi. Ağzının içinde bir fare olduğunu biliyordunuz ama sadece kuyruğunu görüyordunuz. Sonunda yaramaz kedi, tıpkı çizgi filmlerde olduğu gibi, ağzındaki zavallı fareyi dışarı tükürmüştü:

Biz taşranın Ayna dinleyen iyi kalpli, romantik çocuklarıydık. “Fakirlik” yüreğimize dert değildi. Fakirliğin ne büyük bir dert olduğunu zenginlerden öğrendik. Haşlanmış yumurtayı, maydanuzlu piyazla dürüm edip yemeyi severdik. Çayımıza su katmayı bırakalı henüz birkaç yıl olmuştu. Yürekli çocuklardır biz.”

Okulu bırakmayı düşünmekle doğru mu yapmıştım yanlış mı yapmıştım bilmiyordum. Fakat oraya, okul denen yere kuyruğumu kısıp geri döneceğimi biliyordum. Gerçi ben bu zamana kadar bildiğim hiçbir şeyi okul sıralarında öğrenmemiştim. Okula öğrenmek için gitmemiştim hiç. Öğrenme işini kütüphaneden aldığım kitaplarla gerçekleştiriyordum. Bir de tanıştığım insanları gözlemleyerek öğreniyordum. Sürekli büyük bir yenilgiden, nasıl büyük bir zafer çıkarabilirim onu düşünüyordum. Alt düzey bir memuriyeti büyük bir zenginlik addedecek kadar fakir ve itibarsız bir ailede doğmak büyük bir yenilgiydi benim için. Bu yenilgi benim ve ailemin alnına yazılmış bir leke gibi görünüyordu bana. Ne var ki bu lekeyi o kadar da abartmıyordum. Kömür karası gibi bir şeydi. Çabucak çıkarılabilirdi. Bir ömür böyle yaşamanın alemi yoktu. Peki bu büyük yenilginin karşılığı, zıttı olan şey neydi? Onu nasıl elde edebilirdim. Elimde ne vardı? Kelimelerden başka bir şey yoktu. O zaman elimdekilerle oynanabilecek en iyi oyunu oynamalıydım.

Fakirlik, hakirlik ve çaresizlik hali içinde bir arada olan beş kişilik çekirdek bir ailede büyük çocuğum. Annem, babam kız kardeşim ve en küçüğümüz olan erkek kardeşim. Bir aradayız. Dediğim gibi fakirlik, hakirlik, çaresizlik dertleriyle iç içeyiz. Durumumuzun “zayıf” olduğunu ve bunun düzeltilmesi gerektiğini doyumsuzluklar içinde kıvranırken daha çocuk yaşlarda düşünüyordum. Fakirlik kurtulunması gereken büyük bir belaydı. Bize böyle öğretmişlerdi. Fakirlikten korkulmalıydı. Fakirsen itibarın yoktu! Fakirsen hep bir yanın eksik yaşardın, fakirsen sağlık yoktu, fakirsen mutluluk yoktu! Heyhat ne büyük saçmalıkla doldurmuşlardı zihnimi. Üstüne babamın üzerinde derinlemesine ve titizlikle durulması gereken tuhaf dindarlığı, garip davranışları, direk sebepsiz diyemesek de en azından sebebini kestiremediğim yıkıcı, yakıcı öfkesi, sonra acemice yaşadığı pişmanlıkları, tembelliği, iş bilmezliği, doğrudan anlamıyla hiçbir işte sebat edememesi, evi geçindirecek asgari parayı bile hiçbir şekilde kazanamaması, daha doğrusu kazanmaması, sürekli annemle bir kavga halinde olması, bende bütün bunların düzeltilmesi gerektiği algısını oluşturuyordu. O zamanlar bu algı bende prototip halindeydi ve çözümleyemediğim bir “kaygı” duygusu olarak kendini göstermekteydi. Gelelim şimdiye…

            Şimdilerde ise, daha büyük ölçekte olduğunu hissettiğim kaygılarım var. Bu kaygılarımın da daha büyük bir çözümlemeye ihtiyacı vardı. Bütün bunları uzun uzun açmak gerekiyordu. Önceleri ailede fakirlik ve delilik vardı ama bir aradaydık. Şimdilerde ben üniversiteyi kazanmış evden çıkmıştım, kız kardeşim de üniversiteyi kazanacak gibiydi. Sıfırın bile servet olarak düşünülebileceği sürekli içerde, sürekli muhtaç, sürekli minnet halinde ve sürekli bir sefalet içinde büyüyen bizim gibi çocukların yegane kurtuluşu da, zaten halimize bazılarının içtenlikle, bazılarının da göstermelik bir şekilde acıdıkları, eş dostun kafamıza vura vura söyledikleri gibi, okumak ve bir memuriyet elde edebilmekti. Şimdi okuyup bir memuriyet elde etmek için ilk adımı atmış, bir edebiyat fakültesi kazanmıştım.

            O bunları kullanılmış rezerve kağıtlarına yazarken kendisini nasıl bir geleceğin beklediğinden habersizdi. İleride boğazına kadar gurbet acısına batacaktı Mustafa. Fakirlik ve hakirlik problemi kendisinin öncülük ettiği bir “okuma, adam olma” hamlesiyle bir nebze olsun çözülecekti. Fakat bu defa da kendisi ve kardeşleri her biri bir yere savrulacak, anne babası çocuklarından ve torunlarından ayrı yaşlanacaktı. Mustafa’nın ise başından beri hissettiği bir his iyice azacaktı. Kendini kopup düşmüş bir ağaç kabuğu gibi hissedecekti.

Bütün bu olacaklar, öngörmeğe zahmet etmediği bir sis perdesinin ardında onu bekliyordu. Yaratanın hep bir şeylerin eksik kalması üzerine kurulu bir dünya düzeni ve espri anlayışı vardı. İsteklerimiz çok tehlikeli bir çizgi üzerindeydi ve bu yüzden çoğu defa en çok istediğimiz şeyler, bize doğrultulmuş silahlardan başka bir şey değildi.

            Mustafa’yı yargılamamak gerekiyordu. Samimi olmak gerekirse hangimiz bir şeyleri anlaması için, bazı şeyleri bizzat yaşaması, acı veya tatlı tecrübe etmesi gereken bir aptal olmamıştık ki?

            Mustafa elindeki kağıtlar bitince, dinlenme tesislerinden, lazım olur diye aldığı peçetelere yazmaya başlamıştı. Peçeteye yazmak çok sinir bozucuydu ama şu an elinde başka kağıt yoktu ve düşünceler ise bahane kabul etmiyordu.

Herşey yeterince yetmezmiş gibi bir de bütün enerjimi üzerine toplayan, diş ağrısına benzeyen bir aşk acısı çekiyordum. Akıl işi değildi gerçekten bu aşk acısı denen şey. Söküp atamaz mıydım içimden?

Söküp atabilirdi belki, fakat bu sefer de ön iki dişi yokmuş gibi hissederdi kendini.

 Durup da düşünmeye fırsat bırakmayacak kadar hızlı ve sefil bir hayat yaşamıştım. Fakirliğin birçok erdemi yakıp yok ettiği derecesini görmüştüm. Ama hikaye bu değildi. Oturup uslu uslu acımı çektim. Ses etmedim, isyan etmedim, bağırmadım, çok ayıptı zaten. Fakat bir şeye kararlıydım.  Kelimelere sığınacak, onlara karışacak ve cümle cümle akacaktım. Hem karışmayayım da zaman bensiz mi aksındı?

Neyse yeter bu kadar! Hadi büyük adam taklidi yapalım. Kelimelerin, düşüncelerin, ihtirasların bizi götüreceği yere kadar gidelim. Evet olsun. Çok ileri gidelim. Nasıl olsa geri dönmeyeceğiz!

Bıkkınlığın, ümitsizliğin benim hayatımdaki yeri neydi? Bıkkınlığa, ümitsizliğe, çaresizliğe kapılır mıyım? Evet birçok defalar. Ama bıkkınlık, ümitsizlik gibi şeyler benim bünyeme tıpkı bir üşütme gibi, bir titreme gelmesi gibi gelirdi. O an beni derinden sarsar ya da yazın ortasında, güneşin altında boğulacakmışım gibi hissettirirdi. Ama tıpkı bu üşütme, titreme ya da hararet gibi gelir geçer, girer çıkarlardı.

Peçeteler bitmişti. Zaten yazma isteği de, yazacak bir şeyi de kalmamış gibi hissetmişti. Birden sebepsiz bir öfke duydu yazdıklarına. Uykusuz ve hırçındı. Muavin koltuğundan kalktı ve yazdığı şeyleri “bunlardan bir şey çıkmaz diyip”, orta kapının merdivenlerinin kenarında bulunan çöpe attı. Halbuki her şeyden bir şey çıkardı. “Bu işin olacağı yok” demeye başladığın anda “o iş” olmaya başlıyor demekti. Fakat bütün bunları ne bilsindi Mustafa’m. Neyse ki bir kağıda kopya edilen bu yazıların asılları bendeydi. Zihni avuçlarımın içindeydi Mustafa’nın. Uykusuz ve öfkeli bir halde günlerce şehir şehir dolaştı. Kafasının içinde kendisine eşlik eden düşünceleri, hayalleri olmasaydı kesinlikle cinnet geçirirdi.

Bir hafta yollarda geçtikten sonra nihayet aşağı yukarı bir gün kadar dinlenme fırsatı geçmişti eline. Otobüs Adana gişelerinden çıkmış, Adana-Gaziantep otobanına girmişti. Üç saat kadar sonra Gaziantep’te olacaklardı. Otogardan evlerinin olduğu mahalleye dolmuşla kırk beş dakikada ulaşılıyordu. Mustafa uykusuna halk otobüsünde başlamış, sonra neredeyse hiç uyanmadan evlerine yakın bir durakta inmiş ve eve kendini atmıştı.

Abdulkadir Kızıltaş

MUAVİN KOLTUĞU (ABSÜRD BİR DÜŞÜN ROMANI)

Ne yapıyorum ben? İçimdeki huzursuzluğu gidermeye çalışıyorum. Bunun için nasıl bir yol izliyorum? Şehirlerarası bir otobüsün farlarının aydınlattığı siyah asfalt bir yol… şeritler var… hızla kayıp gidiyorlar altımızdan…bir otoyol…izlediğim… Saçmalama! Huzursuzluğun için nasıl bir yol izliyorsun? Düşünüyorum, kesik kesik.. çizgiler var… kayıyorlar…hızla geçip gidiyorlar altımızdan. Şey… işte… otoyol çizgileri… şeritler…Ne görüyorsun şeritler üzerinde? Bunlara benziyor… Nedir şeritlere benzeyen? Mutluluklarımız… Sanırım mutluluk, bu kesik çizgilere benziyor…  Sürekli kesiliyor ve geçip gidiyorlar. Huzursuzluk ise, emniyet şeridi gibi, dümdüz uzayıp gidiyor. Hiç kesintiye uğradığı yok. Ne yapıyorum ben burada? Yolculuk… çok yorgunum…ölümüne uykusuzum. Neden bu kadar uykusuzum?

Altımda bir ıslaklık hissediyorum. Oturduğum yer ıslak. Neredeyim ben? Bir otobüste, koridorun başladığı yerde, şoförün yanındaki basamakta oturuyorum. Anlaşılan ağzına kadar dolu bir otobüse, şoför ya da muavinle anlaşarak, bilet almadan binmişim. Boş koltuk olmadığı için, arada gitmeyi dert etmemişim. Uf! Başım dizime çarpıyor, uyukluyorum.   Uyuklarken başımın dizime çarptığını gören oldu mu acaba?  3-4 numaralı koltukta oturan gençlere dönüp bakıyorum. El ele tutuştuklarına göre sevgililer. Evli olamayacak kadar genç görünüyorlar.  Neyse ki beni pek fark ettikleri yokmuş. İyi miyim? 3-4 numaralı koltukta oturanlardan, koridor tarafında olan ve yanındaki kızın elini, sanki biri tutup kaçıracakmış gibi sımsıkı tutan delikanlı, kundurasının burnuyla yanlarımı dürtüp durmasa daha iyi olacağım. Ne yapsın, o da haklı, upuzun ince bacaklarını nereye koyacağını şaşmış. Neyse ki yanlarından dürtülünce aklı başından gidip, “…” diye karşılık veren tikli insanlardan değilim. Böyle tikleri olanlar, kesinlikle şehirlerarası otobüslerde şoförün yanındaki basamakta yolculuk yapmamalıdır.

Neden böyle ölümüne uykusuz, ölümüne mutsuz ve ölümüne huzursuzum ki? Alt tarafı, otobüste yer yok, bir de sıkışık ve ıslak olan, şoförün hemen yanındaki bir basamakta oturuyorum. Altıma bir şey verselerdi bari. Kim verecekti? Muavin koltuğunda oturan… muavin kılıklı… herif… muavin kılıklı değil. Muavin nasıl bir cehennemde acaba?

Şoförün, kapı tam oturmamış, rüzgar sesi gelip duruyor, demesiyle ayıkır gibi oldum bir an. Bana ne arkadaş dedim içimden. Benim daha ciddi bir problemim var şu an. Nereye gidiyorum? Bu yolculuk nereye? Hiçbir yere! Nasıl olur? Hiçbir yere varmayan yolun/yolculuğun ne anlamı olur? Çünkü sen kaçak yolcusun. Kaçak yolcuların yolculukları hiçbir yere varmaz. Biletin bile yok senin. Şoför yine bir şeyler dedi. Ama bu defa, ne dediğini anlayamadım. Parmaklarıyla sol yanımdan biri daha dürtüyor beni. Delseydin be kardeş!

—Şişt! Kalk! Gene sızdın ha iyice! Uyan, zikir çekip duruyorsun!

Uyuklarken kafamın öne düşüp durmasını kastediyor olmalı… gerizekalı!

—Kalk hadi! Merdivenden kapının ağzına yuvarlanacan şimdi. Kalk, bana bir kahve yap. Süt tozu istemez, iki kahve, bir şeker, suyu yarım doldur. Şişt!!

Uyumuyordum ki ben. Uyuyan adam yolu görür müydü? Rüyada yolu izlediğimi mi görüyordum yoksa? Uyuyan adam düşünür müydü? Sayıklıyor muydum yoksa? Sayıklar gibi düşünmekten çok hoşlanıyorum.  Ayrıca manyak mı bu adam, neden beni uyandırıp kahve istiyor ki?

—Şişt! Hoop! Kime diyorum?!

Aaa! Muavin benim! Tamam usta kalktım, dedim şoföre. Gelirken kendime de bir kahve yapayım, yolculara ikram ettiğim top keklerden iki üç tane açıp yiyeyim, midem kıyılmış. Şu adamın kahvesini yapıp vermeliyim önce.

Kalktım, koltuklara tutunarak ağır ağır, sağa sola yıkıla yıkıla ilerlerdim. Gecenin en yoğun katmanında, hareket halindeki bir otobüste, yorgun ve uykusuz bir muavin nasıl ilerlerse, ben de öyle ilerledim. Giderken dönüp ön camdan dışarı baktım bir kez daha. Üstümüze gelen çok yoğun bir karanlık vardı. Yoksa biz mi karanlığın üstüne gidiyorduk? Otobüsün farları karanlığı ışıktan bir kılıç gibi yararak ilerliyor, geçtiğimiz yerler yine karanlığa gömülüyordu.

Demek ki ışık karanlığa bir çare değildi. Önümüzü gördüğümüz konusunda bizi aldatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Halbuki önümüz karanlıktı. Hem de çok karanlıktı! Işığın karanlığa bir tesiri yoktu. Bir illüzyondu bu. Işık diye bir şey yoktu. Tekrar yürüdüğüm tarafa çevirdim başımı. Başım benimle aynı hizadaydı. Doğal olan da buydu. Böyle aptalca ve işin doğasına ters bir bakış açısından hoşlanmıyordum aslında. Bedenin bir yönde, başın bir yöndeydi… Havalı falan durduğu yoktu. Çok aptalcaydı. Hem insanın boynu tutulabilirdi. Kimim ben? Sus artık! Karanlıktan korkan bir çocuksun! En azından karanlıkla baş edebiliyorum. Gemiyi karaya ulaştıran bir kaptanın, dalgalardan nasıl da korktuğunu başına kakmaya hakkınız yok! Bu geminin kaptanı sen değilsin. Senin gibilerin gemisi bile yok. Vıcık vıcıksınız, ıslak, çaresiz ve acizsiniz! Neden hala batmıyorsunuz? Aslında senin benimle konuşmaya hakkın yok. Çünkü sen yoksun. Hayır, asıl sen yoksun. Beni bölüyorsun. Belki bölünerek çoğalmak istiyorumdur. Beni bölüp bizi çıkarmak istiyorumdur. Fakir… ucuz…

Her hareketimi izleyen meraklı bir çocuktan başka otobüste uyanık tek bir yolcu yoktu. Ne bakıyorsun çocuk? Açıkta bir tarafım mı var?! Yoksa düşündüklerim mi görülüyordu?! Şoföre kahvesini teslim edip tekrar otobüsün orta kapısının olduğu bölmeye geldim. Birkaç tane kakaolu kek ve bir kağıt bardak dolusu üçü bir arada kahvemi alıp, orta kapının basamaklarına oturdum. Yalnızca turistlerin, sallanarak ilerleyen bir otobüste bardaklarını yarıya kadar doldururdum. Ben turist değildim. Yerlisiydim bu karanlığın, bu hiçbir yere gitmeyen otobüsün. Çalkalanarak ilerleyen bu …tağın içinde, ağzına kadar dolu olan bir şeyi, dökmeden yalnızca ben tutabilirdim.

Burası daha iyi oldu. Yanlarımı dürtükleyen kimse olmaz en azından. Solumda tuvalet, üzerinde “sadece çiş, kakaya müsaade yok” yazıyor; sağımda çay ocağım, üzerinde “aydınlığa iltimas yok” yazıyor.  Tuvaleti şoföre, çay ocağımı da yerimde oturan adama tercih ederim. Uyuklarsam da en fazla düşer, kapıya çarpar uyanırım. Çok şükür şimdiye kadar böyle bir şey olmadı.

Kafamın içinde ciddi bir uğultu vardı. Belki de kapı arasından sızan rüzgarın sesiydi duyduğum. İnan ki ayırt edemiyorum. İyice sindim geceden, uykusuzluktan. Kahvemi yudumladım. Kakaolu top kekimi açıp büyük bir ısırık aldım. Ağzımı şapırdatarak yemeye başladım. Normalde hiç ağzını şapırdatan biri değilimdir. Ancak aşırı yorgun ve uykusuz olduğum zamanlarda böyle yapardım. Bu ağız şapırdatma işleminin biraz da olsa uykumun açılmasını sağladığını da itiraf etmeliyim. Uykum biraz dağılınca, düşünceler daha düzenli bir şekilde zihnime doluşmaya başladı. Bu durum, yani tamamıyla uyanık olmak ve düşüncelerin oldukça yalın bir şekilde, filtresiz olarak zihnime doluşması, çoğu defa hoşuma gitmezdi. Daha çok uykuyla uyanıklık arasında, sayıklar gibi düşünmekten hoşlanırdım. Bunu söylemiştim. İnsanın kendini, kendine tekrar etmesinin bir sakıncası yoktur kanımca. Böyle zamanlarda sanki iki tane ben varmışım gibi gelirdi bana. Bir bu dünyadaki ben, bir de uyurken kendi bilincinin içinde, derinlerde gezen ben. Bu ikinci benin uykudan uyandığım ilk saniyelerde, birinci bene bu dünyaya ait olmayan, yani uyanıkken üretilmemiş olan kaçak söylemleri olurdu. En çok sevdiklerim ise bu kaçak söylemlerden türeyen düşüncelerimdi. Bu söylemlerin neler olduğu ve neden en çok bu söylemleri sevdiğime daha sonra geleceğim. Kendi kendime konuştuğum düşünülmesin. Asla öyle bir şey yapmam. Bir başıma dudaklarımın kıpırdadığını ancak ve belki ben uyurken görebilirdiniz. Ben sadece zihnimin içinde konuşurdum. Zihnimin içi de o kadar tenha sayılamayacağına göre, kendi kendime konuştuğum söylenemezdi.

 Kimim ben?

Uykusuzluk çeken bi..ri…yim. O kadar uykusuz kaldım ki, hayatımın geri kalanında hiçbir zaman uykumu alamayacağımdan korkuyorum.

Kimim ben?

Adım Mustafa, şehirlerarası bir otobüs firmasında muavinim.

Kimim Ben?

Mustafa! Annem için üzülüyorum, babama kızıyorum. Kardeşlerim için sorumluluk duyuyorum.

Kimim ben?!

Müptelayım. Umurunda mı? Umurum da mı? Umurunda.

Kimim ben?!

Eski bir üniversite öğrencisi. …tan birkaç sebeple üniversiteyi bırakmış bir aciz. Gerçek bir aciz. Yaratana ve yaratılana yaltaklanmak için kendisine aciz diyenlerden ve aslında büyük bir kibrin ifadesi olan acizliklerinden bahsetmiyorum. Su katılmamış bir acizim ben!

Neden küfürlü konuştun? Bilmiyor musun ki küfür acizliktir! Eğer küfür acizlikse, acizliğimin en güzel ifadesi küfürdür. Neden konu haricine çıkıyorsun ki? Sen neden soru sorup duruyorsun ki? Seninle sohbet etmekten hoşlanıyorum. Ben bu şekilde konuşmaktan hoşlanmıyorum. Sen diye bir şey yok. Sadece ben varım burada. Git lan! Daha az evvel bizden bahsettik. Tutarsız, şerefsiz, adi… korkak! Kendi bilinmezliğinden, çözümlemekten aciz olduğun problemlerinden, gelecek olandan korkuyorsun. Halbuki tek derdin basit bir fakirlikti, belki sen de sadece basit bir problemsindi. Bu kadar zorlaştırmak zorunda mıydın her şeyi?  Aşk… bir problem miydi yani? Başlı başına mıydı hem de? Bence durumunu biraz abartıyorsun. Lütfen bir daha bu mevzuyla karşıma çıkma! İmkansız! Mümkünsüz! Sonrasızlıklar cehenneminde yanayım daha iyi! Kendini çok fazla hissediyorsun. Gene başlama. Sen yoksun diyip durma. Kafamın içinde bir baykuş gibi banlayıp durma. Geceleri öttüğüm için mi böyle dedin? Evet geceleri ötüyorsun ve oldukça uğursuz şeylerden bahsediyorsun. Uğursuzluk senin içinde! Zavallı bir kuşa bahane bulma? Eşyada ve hayvanlarda uğursuzluk yoktur. Böyle kestirip atamazsın. Her şeyin bir kaidesi yoktur.Yanılıyorsun, her şeyin bir kaidesi vardır. Her şeyin bir matematiği vardır. Duygularının bile! Yok deve! Şu an yediğin kakaolu kekin bile bir matematiği var. Bir matriksten geçiyor her şey. Biliyordum böyle diyeceğini. Sana bir daha “Matrix” izlemek yok. Elimizde sadece “Matrix” cd’si var. Yolcular da her seferinde farklı olduğu için sorun çıkmıyor. Ama sen her seferinde farklı değilsin. Her seferinde aynısın. Aynı filmi yüzlerce kere seyretmek beynine zarar veriyor. “Matrix”ten alıntılar yapıyorsun. Yok yediğin kakaolu kekin bir matriksi varmış. Git be! Ucuzsun sen… çok ucuz! Gözün sürekli ileride, sanki kendince bir öngörü geliştirmeye çalışmakla bozmuş olduğunu fark etmedik. Kaç kişisiniz lan! Ne fark eder! Kendini ağırdan alıyorsun. Halbuki evde kalmaya mahkumsun. Evde kalmaya mahkum düşüncelerin. Yüz binlerce kilometre yol kat edecek, yine de dönüp dolaşıp aynı kanepeye gömüleceksin. Bir ölü gibi yatacaksın. Annen haline üzülecek. Sen annenin haline üzüleceksin. Bu böyle sürüp gidecek. Bittiyse müsaadenle Konya otogarına girmek üzereyiz. Gidip yolcularımızın bagajlarını teslim etmek zorundayım.

Konya’da inecek olan yolcularımıza geçmiş olsun. Devam edecek olan yolcularımız lütfen ayrılmasın, hemen hareket.

Şişt! Çocuk sana bir şey diyor baksana!

Bütün gece beni izleyen hergele değil mi bu? Efendim çocuk!

Çiş için izin istiyorum. İzin kağıdımı imzala. Beni almadan otogardan ayrılırsanız sizi mahkemeye veririm.

Yok deve! Tamam çabuk git gel. İki dakikan var. Halbuki bagajları beş dakikadan evvel boşaltamazdım. Biz iki diyelim de o varsın beş dakikaya gelsindi. İşimizi sağlama alalım. Giriş tarafı oldukça engin olan bir mağaraya girer gibi başımı eğip otobüsün bagajına girdim. Bavulların kenarına tünedim ve hızla bagajları teslim etmeye başladım.

O değil, diğer tarafta en sonda…

Bagajları alırken yarım saat boyunca, Konya yolcuları sağ tarafa, diye bağırdım, gene de soldan vermiş bagajını. Söyleyecek oldum, konuşacak halimin olmadığını fark edince, sustum. Neyse, ne fark edecek, neyi değiştireceğim ki, olan oldu, bagajını alacak, çekip gidecek ve başka bir muavine yine aynı şeyi yapacak. Bavulu çıkarırken sırtımı otobüs bagajının üst demirlerine vurdum. Gelmişine geçmişine… Duyan olmadı. Uğursuz… Bavulun suçu yok. Eşyada uğursuzluk yoktur. Bütün uğursuzluk şu …bükte. Ne kadar pis bir inatla gözünü dikmiş bakıyor bana. Gökyüzünün sırtıma çarpıp duracak kadar engin ve katı olduğu bu bavul tepelerinden oluşan cehennemde, bu mağarada, “Simegol” gibi kamburum çıkmış, uykusuzluktan gözlerim pörtlemiş ve çirkinleşmiş olduğum bir halde bavulunu aramam çok hoşuna gidiyor anlaşılan. Bulamayacağımdan mı endişeleniyor yoksa? Her zaman bulurum oysa kıymetlimizi. Buyur bavulun, şimdi git ve bir daha sonsuza kadar gözüme gözükme.

Tamam, teşekkür ederim.

Etme! Senin ki hangisi abla?

Hemen önde kenarda…

Buyur, geçmiş olsun. Derin bir nefes aldım, parlament mavi gömleğimin ön cebinde duran sigaramı çıkardım. (Babam da sigarasını gömleğinin ön cebine koyardı) Kravatıma gözüm ilişti. Bir muavinin kravat takması ne kadar saçmaydı arkadaş! Temiz tutamıyorsun ki! Sürekli yerlerde sürünüyor. Sigarayı ağzıma koyup bir süre bekledim. Etrafa bakındım. Herkesin kendini farklı hissetmek için başvurduğu bir takım ritüeller vardı. Benimkisi ise sigaramı ağzıma koyduktan sonra yakmadan bir süre dudaklarımın arasında bekletmekti. İstersem ucunu yakmayabileceğimi bilirdim. Herkes gibi olmadığımı düşünürdüm. Sanırım bunu bir filmde görmüştüm. Ama o hiç yakmıyordu. Ben bir süre bekleyip sonra yakıyordum. İstesem davranışlarımın kaynağını, onların ne kadar basit sebeplere bağlı olduğunu size anlatmayabilirdim. Sigaramı ağzımda yakmadan beklediğim bu anların bazılarında, anlatıcısının ben olduğunu düşündüğüm bir kurgunun içindeymişim gibi hissederdim kendimi. İstersem rahatsız olduğum karakterleri hayatımdan çıkarabilirmişim gibi gelirdi bana. Onlardan bahsetmediğim sürece kimse var olduklarını bile bilmeyecek, bir anda yok olup gidecekler gibi gelirdi. Sanki kurgulanmış, programlanmış gibi duran bu karakterleri ben yaratmışım gibiydi zihnimde. Haşa! Benim karakterlerim bu kadar karaktersiz olamazdı. Bazen de içinde bulunduğum ortamda tek gerçek karakter benmişim gibi gelirdi. Size de hiç olmaz mıydı? Çevrenizdeki herkesin kurmaca olduğunu, aslında hiç var olmadıklarını düşündüğünüz olmadı mı yani? Belki de sadece asla var olmasını istemediğim birçok insan tarafından istila edildiğimi düşündüğüm için böyle düşünceler geliyordu aklıma. Belki de sadece şirk kokan düşüncelerdi bunlar. O zaman bu kadar lafı neremize… Ha, dur bir dakika, bunlar henüz laf olmadı ki. Bunlar sadece, içinde bulunduğum an, düşündüğüm şeylerdi. İstersem hemen yok ederdim onları. Hiçbir yere kaydetmezdim, olur biterdi. Ara sıra ne düşünmüş olduğuma dair düşüncelere daldığım bir zamanda karşıma çıkarsalar da, görmezden gelirdim onları. Yokmuş gibi davranırdım, olur biterdi. Eli kolu olmayan, dillendirilmeyen bir düşünceden bana ne zarar gelebilirdi ki? Hı!

Benim olmadığım bir dünyada, bana değmeden yaşayan her şeye sonsuz saygım vardı. Sevmediğim sürece var olamayacağınız alternatif bir dünyam vardı benim. O dünyada, ben sizi sevmişsem varsınızdı. Varlık sebebiniz size duyduğum sevgiydi. Ama ne yazık ki ben hiçbirinizi sevmiyordum. Ama ne yazık ki ben hiçbirinize tahammül edemiyordum. Hayatta en önem verdiğim, en sevdiğim insan beni sevmemişti bir keresinde. Ben niye sizi sevecektim ki?! Ulan hem siz kimsiniz ki!? Gününüz gününüze tutmuyordu. Hepiniz ayrı deliydiniz. Bir görünüyorsunuz, bir daha sonsuza kadar yoksunuz. Her gün yüzlercenizi görüyordum. Bence en az yarım milyon insan binmiştir bu otobüse. Hepinizi sırtımda taşıyordum. Hepinizi zihnimde taşıyordum. Her birinize bir laf yetiştiriyordum. Siz beni hiç hatırlamıyordunuz ama ben hepinizi hatırlıyordum. Günübirlik bir ilişkim olmuştu hepinizle. Hiçbiriniz kalıcı olmadınız hayatımda. Ama anılarınız kafamın içini çöplüğe çevirdi. On binlerceniz gelip geçti tezgahımdan. Hepinizin izini, yarasını taşıyordum üstümde.

            Şişt! Yolcuları topla.

            Evet, falan filan yolcuları binelim. Falan filan yolcuları kalmasın!

İşte içinden geçtiği bir zamanda, o daracık ve upuzun tünelde, bunlara benzer şeyler düşünüyor, aşağı yukarı bu tarz bir an yaşıyordu Mustafa. Yaşadıklarını/düşündüklerini sayıp dökmesi, ne var yok anlatması için de beni, yani bu metnin yazarını tuttu kendisi. Otobüsün ön kapısına sırtını yaslamış, sigarasını içiyordu. Benim bavulumu vermeyi unutmuştu. Ben de kendi bavulumu kendim almıştım. Zaten hemen kenarda, kendisinin de buyurduğu gibi olması gereken tarafta, otobüsün sağında, uçta duruyordu bavulum. Bavul demek de pek doğru olmazdı gerçi. Küçük bir sırt çantasıydı.  Çantamı sırtladım ve ona doğru yürüdüm. Yolun açık olsun dedim. Sigarasının dumanını bana doğru üfledi. Gözlerini hafifçe ve hayattan bezmiş bir şekilde kırpıştırıyordu. O an onu etkileyebilecek hiçbir güzel sözün, hiçbir edebi alıntının zihnimde olmadığını fark ettim. Zihnimi boşaltmıştı sanki hergele. Bütün birikimimi emiyormuş, bütün erdemlerimi siliyormuş, anılarımı çalıyormuş gibi geldi bana o an. Ben de ona art niyetli yaklaşmıştım gerçi. Yolun açık olsun diyecektim. O da bana bir şekilde karşılık verecek, ben de ona ne kadar çok okuyan ve ne kadar çok düşünen biri olduğumu belli etmek için hemencecik, duruma uygun düşecek can alıcı bir edebi alıntı söyleyecektim. Ne halde olduğunu bilmeden, ne acılar çektiğini düşünmeden, küstahça bir takım sözler edecektim ona. Yaşadığım deneyimlere bir yenisini daha eklemiş, bir muavinle söyleşmiş ve hatta ona bir şeyler katmış olacaktım. Öyle bir şey söyleyecektim ki, kafasındaki problemleri çözme yolunda büyük bir ipucu olacaktı bu ona. Bir anda bir ışık çakacaktı kafasında. Her şeyin yola girmesi için ilk adım atılacak, ilk söz söylenmiş olacaktı. Edebi alıntıları pek bi severdim zaten. Epigraflara bayılırdım. Bir gün kendi kitabımı yazabilirsem eğer, muhakkak ve bol miktarda epigraf kullanacaktım. Her bölümün başına bir epigraf koyacaktım. Bölümlerim de kısa olacaktı. Sırf daha çok epigraf kullanabilmek için bölümlerimi kısa tutacaktım.

Tabi karşılaşmanın gerçekleştiği o an, kahramanımın ışığa inanmayan biri olduğunu bilmiyordum. Uzun süre karanlıkta bırakılmış doru bir at gibi, ışıktan bahsedilince bile gözlerinin kamaştığını, ışığı bir illüzyon, adi bir aldatmaca olarak gördüğünü ve öfke dolu olduğunu henüz bilmiyordum. Her şeye, herkese karşı öfke dolu olduğunu bilmiyordum. Belki de onu yeterince tanımadığım için, bu ilk karşılaşmanın büyülü ve doğal olarak geçici olan etkisiyle karar vermiştim onu yazmaya. Yazmam için beni tuttuğunu söylemiştim. Aslında ben kendim tutulmuş, yani avlanmıştım. Sigarasının dumanını yüzüme üflemiş, gözlerini bitkin bir halde usul usul kırpıştırmış ve ben her şeyi anlamıştım. Artık onu yazacağımı biliyordum. O da biliyordu onu yazacağımı. “Yaz … ” diye, içinden oldukça külfetli bir küfür savurduğunu bile duymuştum. Artık içinden geçirdiği düşüncelerin sesini duyabiliyordum. Az evvel bütün birikimimi emmiş, bana her şeyi unutturmuş ve sanki yüzüme üflediği dumanla, benden aldıklarını bana geri vermişti. Fazlası var eksiği yoktu. Artık sadece kendimi değil onu da duyabiliyordum. Yazmaktan başka yapılacak bir şey yoktu. Ben de yazmıştım.

Tolstoy, nemli toprakta yatan ve bir tarafı donarken diğer tarafı ısınan adamın çektiği ıstırap her ne ise, kuş tüyü yatağında bir tüy eğrilen ve bundan dolayı ıstırap çeken adamın yaşadığı rahatsızlığın da hemen hemen aynı şey olduğunu söyler. Tam olarak böyle olmasa da buna benzer bir şeylerdi işte söylediği. Belki de haklıydı. Belki de şu an uykusuzluktan canı çıkmak üzere olan benle, kuş tüyü yatağında “…” bir sebepten dolayı huzuru kaçan ve uyuyamayan bir adamla tamı tamına aynı rahatsızlığı yaşıyordum. Böyle şeyler neden mantıklı gelirdi ki bana? Halbuki mantıklı gelen her şeyden nefret ederdim. O sebepten mantıksızca şeyleri içtenlikle mantıklı bulma eğilimlerim olurdu. Neyse işte, kimsenin rahatı yerinde değildi anlaşılan. Abartılacak bir durum yoktu. Kimsenin gün yüzü gördüğü yoktu. Hani onlar görüp de sen görmesen, tamam diyecektim, tak kafana. Ama öyle bir durum yoktu. Babadan kalma mülküyle ömrünün sonuna kadar çalışmak zorunda kalmadan yaşayacak olan Tolstoy’la senin aranda hiçbir fark yoktu. Yoktu işte. O da yoktu, sen de yoksundu ahirde. Aynı rahatsızlıkları duyuyordunuz. Senin üç kuruş için nefret ettiğin bir işte gece gündüz çalışman, hatta aynı üç kuruş için okulu bırakmak zorunda olman, hatta muhtemelen hayatın boyunca uyanık olduğun saatlerin neredeyse tamamında başkaları için çalışacak ve buna rağmen borçlu ölecek olman, değil oturup bir şeyler yazmaya, bir şeyler okumaya bile fırsat bulamayacak olman, ailenle, sevdiklerinle doğru düzgün bir araya gelemeyecek olman da, bu eşitliği bozacak gibi görünmüyordu. Hatta az evvel otobüs hareket etmeden birkaç dakika önce, yanıma gelip yolun açık olsun diyen ve ağzımı açtığım anda bana tumturaklı birkaç laf etmeye hazır, kurulmuş bekleyen, o yazar kılıklı, az gelişmiş entelektüel bozuntusu küstah adamla bile bir farkım yoktu belki de. Az kalsın “…” basacaktım suratının ortasına. Neyse ki konuşacak halim yoktu. Yazmaktan falan bahsediyordu. Ben de ona yaz “…”, dedim, tabi içimden. İçimden konuşmanın tadını aldığımdan beri, insanlarla baş ağrıtan konuşmalara girmekten yarı yarıya kurtulmuştum.

Gene konu dışına çıkmıştım. Soysal adaletsizlik falan işledi diyeceklerdi senin yüzünden. Bize laf getiriyorsun! Kendi kişisel felaketine dön lütfen. Git kendi trajedi çöplüğünde oyna. Aklının ermediği konularda konuşma. Bence sen adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan ve nedense! Gorki (acı) takma adını alan adama da çok benziyordun. Git Allah’ını seversen! Konuşmuyorum seninle ben. Çok tutarsızsın. Çok gevezesin. Çok despotsun. Kimse seninle konuşmasa tutup kendi kendinle konuşacak kadar da inatçısın. Kıyamete kadar konuşmak için yaratılmışsın sen. Hayır, kıyamete kadar konuşmayacağım. Kıyametimize kadar konuşacağım. Allah seni bildiği gibi yapsın. Şom ağızlı, uğursuz!

Sabaha daha iki saat var. Benim gibi bir uykusuzu iyice mayıştıracak, olduğundan daha aptal bir hale sokacak, ileri derece astigmat olan sol gözünü yakacak, kurutacak olan güneşin doğmasına, günün ışımasına daha iki saat var. Uyanık olan son hergele de uyudu sonunda. Oturduğum yerde iki saat kestirebilsem, başka bir şey istemiyordum. Neyse ki koltuğumu istilacıların elinden geri almıştım. Şu koca otobüste, bana ait tek yer olan koltuğum da elimden alınınca, kendimi çok kötü hissediyordum. Öyle zamanlarda hayatta herkesin bir yeri varmış da, bir ben açıkta, bir ben yersiz yurtsuz, bir ben vatansızmışım gibi gelirdi bana. Bu dünyanın adamı değilmişim gibi hissederdim böyle zamanlarda. Herhangi bir devletin vatandaşı değilmişim, iskan ettiğim bir mahallim yokmuş gibi, evsiz, barınaksızmışım gibi olduğumu düşünürdüm. Hatta insan bile olmadığımı düşünürdüm bazen. Sürekli bir yerlere giden bir şeyin içinde, bir parazit gibi yaşayan, omurgasız bir yaratık gibi olduğumu varsayardım. Evet, işte böyleydi. Zihnimin içinde yine, taşları bağlamış, köpekleri salmışlardı. Hadi size bir soru sorayım. Bir muavin bu soruyu kendine hep sorar. Uyku mu, açlık mı?

Mustafa’nın biraz abartılı gelebilecek durumu elifi elifine böyleydi. Zaten Mustafa’nın en sevdiği edebi sanat da iğrak ve gulüvv seviyesinde mübalağaydı. Bir metindeki mübalağa unsurunu hemencecik tespit ederdi. Bu arada, sorusunun cevabı bence uykuydu. Her zaman uykuydu. Çünkü açlıktan ve uykusuzluktan kırıldığım uzun bir otobüs yolculuğu esnasında, kaptan yarım saat ihtiyaç ve yemek molası verdiğinde, hemen her seferinde yemek yemektense uykuma devam etmeyi tercih ederdim ben. Mustafa’nın da eline geçse aynını yapacağından şüphem yoktu.

Elimde, içinde bulunduğum ve gözümü kırpıştırdığım andan başkası yok ve size de ancak bu anımı verebilirim… Belki de bu anlarımın toplamı olan anılarımı…

Okuyucu adına sana teşekkür ediyorum Mustafa. Seni dinliyoruz.

Hayatımın bir döneminde hiçbir yere varmayan oldukça uzun bir yolculuk yaptım. O kadar amaçsız, o kadar uzun bir yoldu ki gittiğim ve ben o kadar yorgundum ki, ömrümün geri kalan günlerinde ne zaman zayıf düşecek olsam, zihnim beni tamamlanmamış ve asla tamamlanmayacak olan bu yolculuğun anısına sürüyordu. Bazen tıpkı “Matrix” filmindeki “Neo” gibi kendimi iki ucu paradoks bir tren istasyonunda buluyordum.

Yani demem o ki, yolculuğun birçok çeşidini yaptım daha önce, bedenle yapılanı, bir taşıtla olanı, zihinle gerçekleştirileni… ve bir şey fark ettim. İnsan hiçbir yere varamıyordu. Hiçbir yere varmayan bir paradoksun içinde, Tanrı tarafından bir süreliğine hapsolmuş gibiydim. İyi halden kısa sürede çıkmayı düşünüyordum.

Size gelince, hiçbir zaman unutmayın ki aydınlık, karanlığın olması gerektiği yerlerdeki boşluğu doldurmak için uydurulmuş bir yalandır, gözlerimizi kamaştırmaktan, bizi uyuşturmaktan ve büyülemekten başka bir şeye yaramaz. Firavun’un önünde gözleri büyüleyen, yüreğe korku salan şeyler, bir takım ışık oyunlarından başka neydi ki? Ve Musa’nın asası o canavarları yuttuğunda ne oldu sanıyordunuz? Sevgisiz kalmış saygısızlıklarımla sizleri selamlıyorum.

Derin bir sessizlik olmuştu üzerinde akıp gittiğimiz bu bitimsiz yolda. Gelecek ve karanlık… işte korktuğumuz şeyler bunlardı. Geleceği bilmiyorduk, karanlıktan korkuyor ve ışığı ise inkar ediyorduk.

Göz kapakları kapandı Mustafa’nın. Sabah olmak üzereydi. Otobüs bir beşik gibi sallanıyor, yaylanıyordu. Yolcularına bildiği tek hecelik, yegane ninniyi söylüyordu. “Tıs, tıs, tıs…” Şoförün alt dudağı biraz ileri doğru çıkmıştı. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi mızmız duruyordu. Sıkılan ama sıkıldığını önemsemeyen bir ifade vardı yüzünde. Artık otobüste tek uyanık kişi, direksiyonu tutan kişiydi. Bütün rüyalarımız onun hoyrat ellerine emanetti. Mustafa ise, yükünden dolayı başını öne eğmiş bir başak gibiydi. İncecik bedenine, başı ağır geliyordu anlaşılan. Güneş doğarken ilk rüyasını görüyordu. Bir camide sabah namazından sonra zikir çeken bir gurup ihtiyarın ortasındaydı.

Abdulkadir Kızıltaş

Tenefüs

Rutin akış içinde iş-güç adına her zaman ne yapıyorsam onu yapmayı bırakıp ruhumu beslemek için anlam arayışına çıktığım küçük tenefüslerimin birindeyim ve elimde Tanpınar’ın çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış yazılarından oluşan “Yaşadığım Gibi”si var. Yazar ikinci dünya savaşının henüz bittiği ve ardında madden ve manen büyük bir enkaz bıraktığı yıllarda gazeteleri karıştırıyor. Manşetler belli. 3. Sayfa havadislerine geçiliyor, fenalığı olduğu yerde ve anda kalan o küçük ve biçare vakalara yani. İşte orada Tanpınar şöyle geçiyor kayıtlara: “…Halbuki şimdi yalnız kendi hayatlarını israf edenleri affetmeyi öğrendim.”
Her ne kadar karanlıkta yapılmış bir el işareti kadar anlamsızsa da bu, birdenbire genişleyen küçük bir anın her şeyi yutup sildiği o zaman gelmeden anlama(ya) çalışıyorum…

Anlıyorum ki bütün yorgunluğum yakın bir diyara uzak yoldan gitmekliğimde örtülüdür.

A.Kızıltaş

Aydınlık, çok aydınlık..

Gerçek çok aydınlıktır. Fakat sanılanın aksine yalan, aydınlığı daha çok sever ve onu daha çok istimal eder. Kamaşmış gözlerin ardına saklanmayı sever yalan. Karanlık masumdur. Kapa gözlerini. Çabuk kapa. Sadece beyninde rahat edebiliyorum. Karanlık masumdur. İçinde yalana yer yoktur.  Gerçeğe de olmadığı gibi..

Abdulkadir Kızıltaş

Sigara

 

Tepe taklak düştü bir sigara
İçi bir miktar hayat
Bir miktar da çay dolu olan bardağa
Tepetaklak gitti bir sigara
Cız
Söndü bir sigara
Cız
Tükendi bir sigara
Cız
Gark oldu bir sigara
Cız, cız, cız
Vakitsizce cız
Vakitli vakitsiz
Okuduğum şiir kitapları gibi
Bitti bir sigara
Cız..
Oysa ki ben
Bütün şiir kitaplarımı tersten okumuştum
Ne alaka
Tersten içmiştim bütün sigaralarımı
Tersten bakmıştım hayata
Hele çocukken
Ne çok yapardım
Ne değişti ki
Yedisinde neyse
Yetmişinde de o
Tepetaklak..
Ne ise işte
Bardağımda bir miktar çay
Bir miktar da hayat var hala
Hadi üzme kendini
Bir sigara daha yakarız
Olur biter
Güneş batmışsa batmış
Dert mi yani
Allah başka dert vermesin
Hadi
Giy de gel balkona
En sevdiğin çoraplarını
Bir sigara içimi olsun
Dünyamızı seyredelim
B.konu çıkarmadan durmayacağım ben
Biliyorsun
Cız
Hadi
Hep öyle olmadı mı?
Bırakalım sabaha kadar
Bir şiir daha demlensin
Hadi dedim
Ne zamana kadar böyle deme lütfen
Bütün reseptörlerim çarpı olana kadar
Biliyorsun
Hadi dedim gel, üzme beni..
Zaten bu işin başı sonu hep
Cız
Bekliyorum
Cız
Ben de seni
Cız..
A.Kızıltaş

 

KAFANI YORMA

Bazen abi İhsan kim, Mustafa kim diyenler oluyor. Bunlar benim kafamda yaşayan insanlar. Roman kahramanlarım yani. Yayımlanmamış bir iki roman dosyamdan fırlamış, pırtlamış, hortlamış bir takım karakterler bunlar. Sizin gibi değiller yani, sizden değiller, bendenler, sizinle bir ilgisi yok, kimse üstüne alınmasın. Diğer Mustafalarla, İhsanlarla ilgisi yok bunların. Bunlar ayrı. Tamam neyse. Kendimden bir alıntı yapıyorum.

“Mustafa dalar gene. Bu gariban ahlakını da hiç terk edememiştir. Ne yapsa da gözlerinin bir köşeye takılmasına, dalıp gitmesine mani olamaz. Düşünür. Düşünür Mustafa. Allah onu da bu dünyaya düşünmesi için göndermiş anlaşılan. Git, aralarına karış, kendini belli etme, onlar gibi olmadığını ulu orta her yerde söyleme, düşün, gece gündüz düşün, beni düşün, sevdiğin kızı düşün, anneni düşün, İhsan’ı düşün, insanları düşün, dünyayı düşün, “bütün bunlar niye” diye düşün, “ne oluyoruz” diye düşün, yaşamı düşün, ölümü düşün, öldükten sonra ne olacağını düşün, ben var mıyım, yok muyum onu düşün, (tabi ki de varım ama sen yine de düşün), memleketi düşün, memleketleri düşün, yapabileceklerini düşün, yapabileceğin şeyleri aslında nasıl da yapamayacağını düşün, kolunun kanadının nasıl da kırıldığını düşün, düşün Mustafa, düşün, düşün, düşün, çıkmaza girersen kelimeleri düşün, kelimeleri sırf sen daha iyi düşün diye yarattım zaten, bazıları anlaşmak için, iletişim kurmak için kelimeler var zanneder, yok öyle bir şey Mustafa, zavallılar, bu kadar basit şeyler için kelimelere ne gerek var, bilakis kelimeler anlaşılmamak için daha uygundur, düşün Mustafa, aldırma sen onlara, kelimelerimle düşün, “istersen içe dönük olabilirsin”, düşün Mustafa, kelimeler de, yazı de, sayfalar de, söyle, boş sayfalar, dolu sayfalar, düşün Mustafa, ben de yardımına geleceğim birazdan, seni pek de ilgilendirmeyen bir ülkedeki kargaşa hakkındaki son sözlerimi de söyleyeyim, gelip sana yardım edeceğim, ilham vereceğim sana söz, Allah benimle diye çaka satma yalnız, bir takım mutasavvıflar gibi burada Allah’tan başka kimse yok falan da deme, sakın ha, sonra keserler seni kıtır kıtır alimallah da, kimsecikler bir şey yapamaz, beni karıştırma, ben ne yapıp ne yapmayacağımı çok iyi biliyorum, insanlar ne zamandan beri yaratanlarına akıl verir oldular, ne zamandan beri bu kadar küstahlaştı her şey Mustafa, bazen yetti artık deyip sura üfletesim gelmiyor da değil hani, düşün Mustafa, beni düşün, insanları düşün, sevdiğin kızı düşün, anneni düşün, İhsan’ı düşün, garibim gözünün içine bakıp duruyor bir bardak daha alır mısın diye, alırım İhsan, bir değil bin bardak daha alırım, doldur sen korkma, düşün Mustafa,  yapabileceğin tek şey bu. Sonra çık, tekrar bana gel.

            Sayfalar İhsan, sayfalar, sayfalar, dolusu, boşu İhsan, her yerdeler, sayfalar içine ne yazılacağından habersiz İhsan, sayfalar tedirgin, sayfalar yorgun, sayfalar kirli, sayfalar sonumuz olacak İhsan. Nasılız İhsan, güzel miyiz sence? Güzeliz değil mi? Yüreğinde bir kadının acısı olan her adam güzel adamdır İhsan.

            İhsaaaaan! Tımarhaneler deli, hastaneler hasta, mahkemeler suçlu olduğunu kabul etmeni istiyor. Yoksa sana yardım edemezlermiş. Bazı ön kabullere ihtiyaç varmış. Bense çaresizce, yarım yamalak İngilizcemle “letmigopiliis” diyip duruyorum İhsan. Bizi ne kadar çok saçmalığa, ne kadar çok Türkçe dublaj yaşamlara maruz bırakmışlar İhsan. İnsan maruz kaldığı şeyin mazuru mudur İhsan? Böyle bir söz var mıdır? Yok mudur? Nasıl yoktur? Daha az evvel ben söyledim ya İhsan. Sen bana nasıl yok dersin! Ya varsa, ya varsam. O zaman ne olacak İhsan! Sen benim daha az evvel söylediğim bir söze nasıl yok dersin İhsan? Az evvelin de karnı ağrısın, bunu bana nasıl yaparsın İhsan?

Özür dilerim İhsan. Sesimi biraz yükselttim sana karşı. Biliyorsun biraz öfkeliyim, biraz deliyim, biraz da çaresiz bir hastalıkla malülüm, nazım bir sana geçiyor İhsan. Affet beni. İnanma kimseye. Benden başkasını dinleme. Bizim kimseye ihtiyacımız yok İhsan. Sakın kanma onlara. Nevırgivap İhsan. Ben seni biliyorum, Allah seni biliyor, …mişim arta kalanını yorma kafanı İhsan.”

A.Kızıltaş