“Her şeyi anlamak, herkesi affetmektir” demiş Tolstoy. Bu ne biçim laf Tolstoy! Ne yapacağız şimdi biz bu lafla. Ben her şeyi anlayamadım. Haliyle herkesi de affedemedim. Ama zamanla orta yolu buldum. Orta yol denen şeyin, herkesin deve kervanı gibi, peş peşe gittiği bir ana cadde, bir şehrah olmadığını fark ettim. Orta yol denen şey, herkesin kendi yolunu bulması demekmiş. Benim orta yolum yazmakmış. Yazıp geçtim ben de. Gülüp geçmeyi öğrenemedim, ağlayıp geçmeyi, rahatlamayı beceremedim. Boş verip geçemedim. Yazıp geçtim ben de. Geçelim..!

Hayatta en büyük aymazlıklarımdan biri de, kişiye gerçekte olduğu ölçüde bir vahşiliği, acımasızlığı hiçbir zaman yakıştıramamış olmamdı. Halbuki insan zalim ve cahildi. Bunu ben söylemiyordum. Bunu mal sahibi söylüyordu.

En yakın zamanın üzerinden bin yıl geçmiş gibi.

Kabuslarımız da olmasa her şey ne kadar da sıradan olurdu!

Bir süre kendimden kurtulmak için yazdım. Bir süre de kendim denilen o kişiyle yüzleşmek için, şimdi ise…

Tükettikçe tükenen bir döngü içinde ilerliyoruz. Bilinmedik bir şey mi ki bu? Bilinmedik ne kaldı ki kendi bilinmezliğimizin dışında? Kızgın bir tavanın üstündeki bir kalıp margarin gibiyiz. Git gide bütünlüğümüzü kaybediyoruz. Yayıldıkça ve daha çok şeye temas ettikçe ve yandıkça tecrübemize tecrübe kattık, tekamül ettik, bir halt olduk sandık. ( “Olduk sandık” gözü tırmalayan, selaseti, belagati bozan yanlış bir kullanım oldu. Bir de eğitimci olacaksınız… Olmayacağım! Bana uzattığınız bütün dallardan kopacağım. Ölüp ölüp dirilen ve yüz yıllardır aynı şeyi tekrar eden, zombi bir papağan olmayacağım. Kafa eti yemeyeceğim ben.) Halbuki biçim değiştirmekten başka bir şey yapmadık. Bir şeylere katılacak, bir şeyleri bize katacak ve karıştıracaklar bizi. Altımızdaki ateş hep açık kalacak. Sonra yutulup, hazmedilecek ve toprağa karışacağız. Bu arada tüm bunlar olurken, günler batıp batıp çıkmaya devam edecek. Öyle uzun boylu değil. Güneşin battıktan sonra arsızca yeniden doğması ve hiçbir şey olmamış gibi tekrar batması ve bir sonraki gün yine doğacak olması bile işin ciddiyetini fark etmememize, cılkını çıkarmamıza ve bazen delirecek gibi olmamıza yeter de artar bile. Gibisi, girdisi, çıktısı, boyası, mübalağası ve tekrarı çok yaşamlarımızın. Kurgusu zayıf çoğumuzun. Olmadı baştan yazalım diyecek vakit yok. Adımını attığın anda yarıladığın bir yoldasın. Göz açıp kapayıncaya kadar her şey çoktan bitmiş olacak. Alışamayacaksın, ne yaparsan yap! Ne komik değil mi? Bir şey yaptığını sanmak. Neyse… Neyse… bu lafı da ergen bir kız çocuğundan öğrendim. Neyse tamam! Neyse ne! Neyse o! Neyse! Ardından koştuklarım ardımda kalmış. Geçmek ulaşmak değilmiş meğer! Bitimsiz bir yolda amaçsızca ilerliyorum. Ardından koşulacak bir şey yoksa, yolun ne önemi var! Neye yarar yol! Bir yere varmaya mı? Yolların hiçbir yere varmadığını öğreneli çok oldu. Neyse! Karanlık fazla ciddi, aydınlık fazla laubali. Karanlığı hazmedemeyip ağız dolusu aydınlık kusuyor günler. Bitkiler bu kusmukla besleniyor. Soran olursa “fotosentez yapıyoruz canııım”, diyorlar. Biz de yiyoruz. Hem de yıkamadan. Zehirleniyoruz tabi. Birbirimize bulaştırıyoruz yaşamlarımızı. Peki ne yapmalı? Ne aptalca bir soru değil mi? Peki ne yapmalı? İnsanlar da bu soruyu ciddiye alıp binlerce yıldır cevap vermekle uğraşıyorlar. Ne yazık!

Ne yapmalı?!

İçinde “sen” olmayan bütün zamirleri tedrisattan kaldırmalı. Giriş, gelişme, sonucu bir de bağlamı yargılamadan asmalı. Anlamsız yargılardan kaçınmalı. Düşünceler, cümleler özgürce akmalı. Bir damla suyun, başka bir damla suya soracak hesabı olmamalı. Birbirine karışıp akmalı. Çağlamasa da olur, akmalı. “Ne diyor bu?”, “ne diyorum ben?” gibi cümleler kullanılmamalı.

Adam sen de sus artık yeter! Çocuklar uyuyor. Kapat ışıkları…

Yani hasılı dostum, gündüzü ayrı bela, gecesi ayrı bela tüm zamanların…

Bedel ödememiş her idealistin yaptığı her türlü propaganda tiksindiriyor beni. Kişinin hakikat söylemesi, doğru konuşmasıyla ilgilenmiyorum ben. Doğrunun, yanlışın ötesinde, onları bir kenara koyarak konuşuyorum, bu mümkünse eğer, biraz açık konuşayım, hakikat fahişeliği yapmanın lüzumu yok diyorum beyler. Yani diyorum ki, beni ittiğiniz o çukurda unutun.

Size bir insanın nasıl tehlikeli bir şekilde düşünebileceğini göstereceğim. Marvel kahramanı Charles gibi düşünerek felç edeceğim sizi. Daha siz bu kafayla çok korkacaksınız düşüncelerden, yazılardan. Zaten amaç bu değil mi? Korkutmak! Ben de oyunu kuralına göre oynayacağım. Sizi insanlığınızdan korkutacağım. Düşünmeme fırsat verdiğiniz için pişman edeceğim sizi.

Kimi tehdit ediyorsun biraz açık konuş.

Hepinizi!

Hepimizle başa çıkamazsın!

Uzatmayın. Ben kararımı verdim. Hepiniz bir, ben tek. Tek kale olacak. Kural yok.

Abdulkadir Kızıltaş

HEPİNİZ BİR BEN TEK!” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s