Birlikte yürümenin insanı yakınlaştıran bir tarafı vardı. Belirli aralıklarla ve yeterince uzun bir süre birlikte yürüyen her insanın yüreği bir adım daha yaklaşırdı adımdaşına. Yaklaştıkça/yakınlaştıkça çirkinleşmemenin tek yolu yürümeye devam etmekti. Yürürken bir insanı (tiksinmeksizin) yeterince yakından görebilirdiniz.

Apartmanların gölgesi altında ezilerek ilerliyorum. Kendi gölgemi ise sırtımda taşıyorum.

Bir ağaç gölgesi üstüme devrildi. Dallarının gölgesi gözüme girdi. Yapraklarının gölgesi beynimi dağıttı. Yanımdan geçen bir hafriyat kamyonunun gölgesi ruhumu ezip geçti. Doksan dokuz canlıyım anlaşılan, hala nefes almaya çalışıyorum.

O günlerde kutsal olan bir şeyler vardı. Her şey bana aitti ve her şey bana dairdi. Hiç yenilmemiştim. Dizlerimin üstüne çöktüğüm çok olmuştu. Hüngür hüngür ağladığım, yapamam diye inlediğim çok olmuştu. Ama hiç yenilmemiştim. Sahi ben ne zaman yenildim. Kim yendi lan beni?!

Bahsedilmeye değer tek şey dramdır. Anlatılmaya değer tek şey dramdır. Asıl konuşulmaya değer tek şey dramdır, doğuştur, sanıştır, aldanıştır, tükeniştir…

Edebiyatın dramdan başka harcı yoktur. Varoluşsal dramdan başka bir malzemesi yoktur dramın. Aşk da, hasret de, sevinç de, hemen ardından gelen hüzün de, savaş da, barış da hep bu varoluşsal dramın alt başlıklarıdır.

Bütün korkunç kötüler, çok daha az kötülerin ürünleridirler. Az kötüler, gerçekte en korkunç kötülerdir. Korkunç bir şey yapmamalarının tek sebebi yapamamalarıdır. Çoğu yaptıkları şeyden sıyrılabileceklerini bilse, en korkunç şeyleri art arda yaparlar. Korkunçluğun hayalinden, bu hayalin peşlerini bırakmayacağından korkarlar. Korkunç kötüler, daha az kötülerin öğrencileridir.

Oysa herkesin bir geçmişi vardı. Kimse ağaç kabuğundan çıkmamıştı.

Kolay etkilenen biriydi. Sade ve temizdi. Aşık olmak için yaratılmıştı.

Doğarken bir başkası olarak doğmuştu. Bir süre de öyle yaşadı.

Unutmak için öğreniyoruz. Öğrenmek için yaşıyoruz. Burada her gün yenilenen ama yenilendikçe kendi içinde düzenli olarak azalan bir enerji var. Hiçbir şey tükenmiyor. Sadece azalıyor. O kadar azalıyor ki, tükenmesini tercih ederdiniz.

Deliliğini başkalarının deliliklerini tespit ve ispat etmekle örtmeye çalışıyordu. İkinci defa baktığı her gözde kendi yansımasını görüyordu. Kendine tahammülü yoktu. O yüzden herkesten kaçıyordu.

Yanında olmadan akıp giden zamana hayıflanıyorum.

Hayat bu kadar ayrılığı içselleştirecek kadar uzun değildi ki!

Ben kutsal bir günahkarım. Yaşarken yaşamaya fırsat bulamayan zavallı bir şehir kölesiyim. Milyonlarca türümün içinde aslında pek de göze batmayan cins bir kafayım. Bir rahimden çıkan hiçbir canlının temiz kalamadığı bir dünyadayım. Debeleniyorum…

Bir adam -mutsuz denemezdi ama- huzursuzdu. Bir kadın -mutlu denemezdi ama- gülüyordu. Şehrin göbeğinde mutluluk üzerine bir tiyatro oynanıyordu. Perde arkasında ciddi endişelerin görev yaptığı aşikardı.

Bir adam sokak ortasında elleri ceplerinde yürüyordu. Artık onun gibilerine pek rastlamadığımız birilerine benziyordu. Kim olduğunu, ne düşündüğünü kestiremediklerimizden biri olduğu anlaşılıyordu. Diğer tarafta toprak üzerine oturmuş, burnu akmış, üstü başı toprağa bulanmış bir çocuk otuyordu. Elinde tenekeden yapılmış, nispeten tehlikeli bir oyuncak vardı. Kıvrımlı ve dolgun dudakları sümüğünün ağzına girmesine engel oluyordu. Bu durumu ona vakur ve asi bir hava katmıştı. Çocuk alev alev yanan gözlerini adama çevirdi ve tehlikeli teneke oyuncağıyla taarruza geçti. Muhtemelen düşman (adam) korku içindeydi. Diz kapağında keskin bir acı hissetti adam. Teneke oyuncağın sebep olduğu bir acıydı. Adam madam yoktu ortalıkta. Sanırım düşman bendim. Geri çekildim, canımı zor kurtardım. Belki de sadece üç yaşındaki bir çocuk bu sokaklarda gezen gerçek düşmanları tespit edebiliyordu. Zehriyle toprağı kirletmeden bir engerek daha geriye püskürtülmüştü.

Fotografları varlıklarından daha anlamlı gelen tanıdıklarım oldu. Başkalarının günahlarıyla yargılanıp infaz edildi ruhlarımız bir süre.

Bir güz ayında, sokakta tığ gibi ince, zayıf ve upuzun bedeniyle bir gölge dolaşıyordu. Kalbinde geçmişin nemi olan bu gölgeyi, artık yüze gülücü güneş bile ısıtamıyordu. Yüreğinde rutubet vardı. Duvarları ağlıyordu.  Falan filan…

Çözülüyorum…

Suda değil kanda, kendi kanımda çözülüyorum.

Ağlamanın gülmek kadar güzel olduğu bir gece uyanmak ve hiçbir sabah uyumamak isterdim.

İnsanların eğilimleri tek bir kelime ile özetlenebilirdi: “Haince”. Ben “bilinçsizce” olduğunu düşünmüyordum.

Neyse! Alayınızın çok küçük bir kısmı hariç, alayınız manyak ve zalimsiniz! Sizinle boy ölçüşemiyorum.

 

Abdulkadir Kızıltaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s