Ne yapıyorum ben? İçimdeki huzursuzluğu gidermeye çalışıyorum. Bunun için nasıl bir yol izliyorum? Şehirlerarası bir otobüsün farlarının aydınlattığı siyah asfalt bir yol… şeritler var… hızla kayıp gidiyorlar altımızdan…bir otoyol…izlediğim… Saçmalama! Huzursuzluğun için nasıl bir yol izliyorsun? Düşünüyorum, kesik kesik.. çizgiler var… kayıyorlar…hızla geçip gidiyorlar altımızdan. Şey… işte… otoyol çizgileri… şeritler…Ne görüyorsun şeritler üzerinde? Bunlara benziyor… Nedir şeritlere benzeyen? Mutluluklarımız… Sanırım mutluluk, bu kesik çizgilere benziyor…  Sürekli kesiliyor ve geçip gidiyorlar. Huzursuzluk ise, emniyet şeridi gibi, dümdüz uzayıp gidiyor. Hiç kesintiye uğradığı yok. Ne yapıyorum ben burada? Yolculuk… çok yorgunum…ölümüne uykusuzum. Neden bu kadar uykusuzum?

Altımda bir ıslaklık hissediyorum. Oturduğum yer ıslak. Neredeyim ben? Bir otobüste, koridorun başladığı yerde, şoförün yanındaki basamakta oturuyorum. Anlaşılan ağzına kadar dolu bir otobüse, şoför ya da muavinle anlaşarak, bilet almadan binmişim. Boş koltuk olmadığı için, arada gitmeyi dert etmemişim. Uf! Başım dizime çarpıyor, uyukluyorum.   Uyuklarken başımın dizime çarptığını gören oldu mu acaba?  3-4 numaralı koltukta oturan gençlere dönüp bakıyorum. El ele tutuştuklarına göre sevgililer. Evli olamayacak kadar genç görünüyorlar.  Neyse ki beni pek fark ettikleri yokmuş. İyi miyim? 3-4 numaralı koltukta oturanlardan, koridor tarafında olan ve yanındaki kızın elini, sanki biri tutup kaçıracakmış gibi sımsıkı tutan delikanlı, kundurasının burnuyla yanlarımı dürtüp durmasa daha iyi olacağım. Ne yapsın, o da haklı, upuzun ince bacaklarını nereye koyacağını şaşmış. Neyse ki yanlarından dürtülünce aklı başından gidip, “…” diye karşılık veren tikli insanlardan değilim. Böyle tikleri olanlar, kesinlikle şehirlerarası otobüslerde şoförün yanındaki basamakta yolculuk yapmamalıdır.

Neden böyle ölümüne uykusuz, ölümüne mutsuz ve ölümüne huzursuzum ki? Alt tarafı, otobüste yer yok, bir de sıkışık ve ıslak olan, şoförün hemen yanındaki bir basamakta oturuyorum. Altıma bir şey verselerdi bari. Kim verecekti? Muavin koltuğunda oturan… muavin kılıklı… herif… muavin kılıklı değil. Muavin nasıl bir cehennemde acaba?

Şoförün, kapı tam oturmamış, rüzgar sesi gelip duruyor, demesiyle ayıkır gibi oldum bir an. Bana ne arkadaş dedim içimden. Benim daha ciddi bir problemim var şu an. Nereye gidiyorum? Bu yolculuk nereye? Hiçbir yere! Nasıl olur? Hiçbir yere varmayan yolun/yolculuğun ne anlamı olur? Çünkü sen kaçak yolcusun. Kaçak yolcuların yolculukları hiçbir yere varmaz. Biletin bile yok senin. Şoför yine bir şeyler dedi. Ama bu defa, ne dediğini anlayamadım. Parmaklarıyla sol yanımdan biri daha dürtüyor beni. Delseydin be kardeş!

—Şişt! Kalk! Gene sızdın ha iyice! Uyan, zikir çekip duruyorsun!

Uyuklarken kafamın öne düşüp durmasını kastediyor olmalı… gerizekalı!

—Kalk hadi! Merdivenden kapının ağzına yuvarlanacan şimdi. Kalk, bana bir kahve yap. Süt tozu istemez, iki kahve, bir şeker, suyu yarım doldur. Şişt!!

Uyumuyordum ki ben. Uyuyan adam yolu görür müydü? Rüyada yolu izlediğimi mi görüyordum yoksa? Uyuyan adam düşünür müydü? Sayıklıyor muydum yoksa? Sayıklar gibi düşünmekten çok hoşlanıyorum.  Ayrıca manyak mı bu adam, neden beni uyandırıp kahve istiyor ki?

—Şişt! Hoop! Kime diyorum?!

Aaa! Muavin benim! Tamam usta kalktım, dedim şoföre. Gelirken kendime de bir kahve yapayım, yolculara ikram ettiğim top keklerden iki üç tane açıp yiyeyim, midem kıyılmış. Şu adamın kahvesini yapıp vermeliyim önce.

Kalktım, koltuklara tutunarak ağır ağır, sağa sola yıkıla yıkıla ilerlerdim. Gecenin en yoğun katmanında, hareket halindeki bir otobüste, yorgun ve uykusuz bir muavin nasıl ilerlerse, ben de öyle ilerledim. Giderken dönüp ön camdan dışarı baktım bir kez daha. Üstümüze gelen çok yoğun bir karanlık vardı. Yoksa biz mi karanlığın üstüne gidiyorduk? Otobüsün farları karanlığı ışıktan bir kılıç gibi yararak ilerliyor, geçtiğimiz yerler yine karanlığa gömülüyordu.

Demek ki ışık karanlığa bir çare değildi. Önümüzü gördüğümüz konusunda bizi aldatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Halbuki önümüz karanlıktı. Hem de çok karanlıktı! Işığın karanlığa bir tesiri yoktu. Bir illüzyondu bu. Işık diye bir şey yoktu. Tekrar yürüdüğüm tarafa çevirdim başımı. Başım benimle aynı hizadaydı. Doğal olan da buydu. Böyle aptalca ve işin doğasına ters bir bakış açısından hoşlanmıyordum aslında. Bedenin bir yönde, başın bir yöndeydi… Havalı falan durduğu yoktu. Çok aptalcaydı. Hem insanın boynu tutulabilirdi. Kimim ben? Sus artık! Karanlıktan korkan bir çocuksun! En azından karanlıkla baş edebiliyorum. Gemiyi karaya ulaştıran bir kaptanın, dalgalardan nasıl da korktuğunu başına kakmaya hakkınız yok! Bu geminin kaptanı sen değilsin. Senin gibilerin gemisi bile yok. Vıcık vıcıksınız, ıslak, çaresiz ve acizsiniz! Neden hala batmıyorsunuz? Aslında senin benimle konuşmaya hakkın yok. Çünkü sen yoksun. Hayır, asıl sen yoksun. Beni bölüyorsun. Belki bölünerek çoğalmak istiyorumdur. Beni bölüp bizi çıkarmak istiyorumdur. Fakir… ucuz…

Her hareketimi izleyen meraklı bir çocuktan başka otobüste uyanık tek bir yolcu yoktu. Ne bakıyorsun çocuk? Açıkta bir tarafım mı var?! Yoksa düşündüklerim mi görülüyordu?! Şoföre kahvesini teslim edip tekrar otobüsün orta kapısının olduğu bölmeye geldim. Birkaç tane kakaolu kek ve bir kağıt bardak dolusu üçü bir arada kahvemi alıp, orta kapının basamaklarına oturdum. Yalnızca turistlerin, sallanarak ilerleyen bir otobüste bardaklarını yarıya kadar doldururdum. Ben turist değildim. Yerlisiydim bu karanlığın, bu hiçbir yere gitmeyen otobüsün. Çalkalanarak ilerleyen bu …tağın içinde, ağzına kadar dolu olan bir şeyi, dökmeden yalnızca ben tutabilirdim.

Burası daha iyi oldu. Yanlarımı dürtükleyen kimse olmaz en azından. Solumda tuvalet, üzerinde “sadece çiş, kakaya müsaade yok” yazıyor; sağımda çay ocağım, üzerinde “aydınlığa iltimas yok” yazıyor.  Tuvaleti şoföre, çay ocağımı da yerimde oturan adama tercih ederim. Uyuklarsam da en fazla düşer, kapıya çarpar uyanırım. Çok şükür şimdiye kadar böyle bir şey olmadı.

Kafamın içinde ciddi bir uğultu vardı. Belki de kapı arasından sızan rüzgarın sesiydi duyduğum. İnan ki ayırt edemiyorum. İyice sindim geceden, uykusuzluktan. Kahvemi yudumladım. Kakaolu top kekimi açıp büyük bir ısırık aldım. Ağzımı şapırdatarak yemeye başladım. Normalde hiç ağzını şapırdatan biri değilimdir. Ancak aşırı yorgun ve uykusuz olduğum zamanlarda böyle yapardım. Bu ağız şapırdatma işleminin biraz da olsa uykumun açılmasını sağladığını da itiraf etmeliyim. Uykum biraz dağılınca, düşünceler daha düzenli bir şekilde zihnime doluşmaya başladı. Bu durum, yani tamamıyla uyanık olmak ve düşüncelerin oldukça yalın bir şekilde, filtresiz olarak zihnime doluşması, çoğu defa hoşuma gitmezdi. Daha çok uykuyla uyanıklık arasında, sayıklar gibi düşünmekten hoşlanırdım. Bunu söylemiştim. İnsanın kendini, kendine tekrar etmesinin bir sakıncası yoktur kanımca. Böyle zamanlarda sanki iki tane ben varmışım gibi gelirdi bana. Bir bu dünyadaki ben, bir de uyurken kendi bilincinin içinde, derinlerde gezen ben. Bu ikinci benin uykudan uyandığım ilk saniyelerde, birinci bene bu dünyaya ait olmayan, yani uyanıkken üretilmemiş olan kaçak söylemleri olurdu. En çok sevdiklerim ise bu kaçak söylemlerden türeyen düşüncelerimdi. Bu söylemlerin neler olduğu ve neden en çok bu söylemleri sevdiğime daha sonra geleceğim. Kendi kendime konuştuğum düşünülmesin. Asla öyle bir şey yapmam. Bir başıma dudaklarımın kıpırdadığını ancak ve belki ben uyurken görebilirdiniz. Ben sadece zihnimin içinde konuşurdum. Zihnimin içi de o kadar tenha sayılamayacağına göre, kendi kendime konuştuğum söylenemezdi.

 Kimim ben?

Uykusuzluk çeken bi..ri…yim. O kadar uykusuz kaldım ki, hayatımın geri kalanında hiçbir zaman uykumu alamayacağımdan korkuyorum.

Kimim ben?

Adım Mustafa, şehirlerarası bir otobüs firmasında muavinim.

Kimim Ben?

Mustafa! Annem için üzülüyorum, babama kızıyorum. Kardeşlerim için sorumluluk duyuyorum.

Kimim ben?!

Müptelayım. Umurunda mı? Umurum da mı? Umurunda.

Kimim ben?!

Eski bir üniversite öğrencisi. …tan birkaç sebeple üniversiteyi bırakmış bir aciz. Gerçek bir aciz. Yaratana ve yaratılana yaltaklanmak için kendisine aciz diyenlerden ve aslında büyük bir kibrin ifadesi olan acizliklerinden bahsetmiyorum. Su katılmamış bir acizim ben!

Neden küfürlü konuştun? Bilmiyor musun ki küfür acizliktir! Eğer küfür acizlikse, acizliğimin en güzel ifadesi küfürdür. Neden konu haricine çıkıyorsun ki? Sen neden soru sorup duruyorsun ki? Seninle sohbet etmekten hoşlanıyorum. Ben bu şekilde konuşmaktan hoşlanmıyorum. Sen diye bir şey yok. Sadece ben varım burada. Git lan! Daha az evvel bizden bahsettik. Tutarsız, şerefsiz, adi… korkak! Kendi bilinmezliğinden, çözümlemekten aciz olduğun problemlerinden, gelecek olandan korkuyorsun. Halbuki tek derdin basit bir fakirlikti, belki sen de sadece basit bir problemsindi. Bu kadar zorlaştırmak zorunda mıydın her şeyi?  Aşk… bir problem miydi yani? Başlı başına mıydı hem de? Bence durumunu biraz abartıyorsun. Lütfen bir daha bu mevzuyla karşıma çıkma! İmkansız! Mümkünsüz! Sonrasızlıklar cehenneminde yanayım daha iyi! Kendini çok fazla hissediyorsun. Gene başlama. Sen yoksun diyip durma. Kafamın içinde bir baykuş gibi banlayıp durma. Geceleri öttüğüm için mi böyle dedin? Evet geceleri ötüyorsun ve oldukça uğursuz şeylerden bahsediyorsun. Uğursuzluk senin içinde! Zavallı bir kuşa bahane bulma? Eşyada ve hayvanlarda uğursuzluk yoktur. Böyle kestirip atamazsın. Her şeyin bir kaidesi yoktur.Yanılıyorsun, her şeyin bir kaidesi vardır. Her şeyin bir matematiği vardır. Duygularının bile! Yok deve! Şu an yediğin kakaolu kekin bile bir matematiği var. Bir matriksten geçiyor her şey. Biliyordum böyle diyeceğini. Sana bir daha “Matrix” izlemek yok. Elimizde sadece “Matrix” cd’si var. Yolcular da her seferinde farklı olduğu için sorun çıkmıyor. Ama sen her seferinde farklı değilsin. Her seferinde aynısın. Aynı filmi yüzlerce kere seyretmek beynine zarar veriyor. “Matrix”ten alıntılar yapıyorsun. Yok yediğin kakaolu kekin bir matriksi varmış. Git be! Ucuzsun sen… çok ucuz! Gözün sürekli ileride, sanki kendince bir öngörü geliştirmeye çalışmakla bozmuş olduğunu fark etmedik. Kaç kişisiniz lan! Ne fark eder! Kendini ağırdan alıyorsun. Halbuki evde kalmaya mahkumsun. Evde kalmaya mahkum düşüncelerin. Yüz binlerce kilometre yol kat edecek, yine de dönüp dolaşıp aynı kanepeye gömüleceksin. Bir ölü gibi yatacaksın. Annen haline üzülecek. Sen annenin haline üzüleceksin. Bu böyle sürüp gidecek. Bittiyse müsaadenle Konya otogarına girmek üzereyiz. Gidip yolcularımızın bagajlarını teslim etmek zorundayım.

Konya’da inecek olan yolcularımıza geçmiş olsun. Devam edecek olan yolcularımız lütfen ayrılmasın, hemen hareket.

Şişt! Çocuk sana bir şey diyor baksana!

Bütün gece beni izleyen hergele değil mi bu? Efendim çocuk!

Çiş için izin istiyorum. İzin kağıdımı imzala. Beni almadan otogardan ayrılırsanız sizi mahkemeye veririm.

Yok deve! Tamam çabuk git gel. İki dakikan var. Halbuki bagajları beş dakikadan evvel boşaltamazdım. Biz iki diyelim de o varsın beş dakikaya gelsindi. İşimizi sağlama alalım. Giriş tarafı oldukça engin olan bir mağaraya girer gibi başımı eğip otobüsün bagajına girdim. Bavulların kenarına tünedim ve hızla bagajları teslim etmeye başladım.

O değil, diğer tarafta en sonda…

Bagajları alırken yarım saat boyunca, Konya yolcuları sağ tarafa, diye bağırdım, gene de soldan vermiş bagajını. Söyleyecek oldum, konuşacak halimin olmadığını fark edince, sustum. Neyse, ne fark edecek, neyi değiştireceğim ki, olan oldu, bagajını alacak, çekip gidecek ve başka bir muavine yine aynı şeyi yapacak. Bavulu çıkarırken sırtımı otobüs bagajının üst demirlerine vurdum. Gelmişine geçmişine… Duyan olmadı. Uğursuz… Bavulun suçu yok. Eşyada uğursuzluk yoktur. Bütün uğursuzluk şu …bükte. Ne kadar pis bir inatla gözünü dikmiş bakıyor bana. Gökyüzünün sırtıma çarpıp duracak kadar engin ve katı olduğu bu bavul tepelerinden oluşan cehennemde, bu mağarada, “Simegol” gibi kamburum çıkmış, uykusuzluktan gözlerim pörtlemiş ve çirkinleşmiş olduğum bir halde bavulunu aramam çok hoşuna gidiyor anlaşılan. Bulamayacağımdan mı endişeleniyor yoksa? Her zaman bulurum oysa kıymetlimizi. Buyur bavulun, şimdi git ve bir daha sonsuza kadar gözüme gözükme.

Tamam, teşekkür ederim.

Etme! Senin ki hangisi abla?

Hemen önde kenarda…

Buyur, geçmiş olsun. Derin bir nefes aldım, parlament mavi gömleğimin ön cebinde duran sigaramı çıkardım. (Babam da sigarasını gömleğinin ön cebine koyardı) Kravatıma gözüm ilişti. Bir muavinin kravat takması ne kadar saçmaydı arkadaş! Temiz tutamıyorsun ki! Sürekli yerlerde sürünüyor. Sigarayı ağzıma koyup bir süre bekledim. Etrafa bakındım. Herkesin kendini farklı hissetmek için başvurduğu bir takım ritüeller vardı. Benimkisi ise sigaramı ağzıma koyduktan sonra yakmadan bir süre dudaklarımın arasında bekletmekti. İstersem ucunu yakmayabileceğimi bilirdim. Herkes gibi olmadığımı düşünürdüm. Sanırım bunu bir filmde görmüştüm. Ama o hiç yakmıyordu. Ben bir süre bekleyip sonra yakıyordum. İstesem davranışlarımın kaynağını, onların ne kadar basit sebeplere bağlı olduğunu size anlatmayabilirdim. Sigaramı ağzımda yakmadan beklediğim bu anların bazılarında, anlatıcısının ben olduğunu düşündüğüm bir kurgunun içindeymişim gibi hissederdim kendimi. İstersem rahatsız olduğum karakterleri hayatımdan çıkarabilirmişim gibi gelirdi bana. Onlardan bahsetmediğim sürece kimse var olduklarını bile bilmeyecek, bir anda yok olup gidecekler gibi gelirdi. Sanki kurgulanmış, programlanmış gibi duran bu karakterleri ben yaratmışım gibiydi zihnimde. Haşa! Benim karakterlerim bu kadar karaktersiz olamazdı. Bazen de içinde bulunduğum ortamda tek gerçek karakter benmişim gibi gelirdi. Size de hiç olmaz mıydı? Çevrenizdeki herkesin kurmaca olduğunu, aslında hiç var olmadıklarını düşündüğünüz olmadı mı yani? Belki de sadece asla var olmasını istemediğim birçok insan tarafından istila edildiğimi düşündüğüm için böyle düşünceler geliyordu aklıma. Belki de sadece şirk kokan düşüncelerdi bunlar. O zaman bu kadar lafı neremize… Ha, dur bir dakika, bunlar henüz laf olmadı ki. Bunlar sadece, içinde bulunduğum an, düşündüğüm şeylerdi. İstersem hemen yok ederdim onları. Hiçbir yere kaydetmezdim, olur biterdi. Ara sıra ne düşünmüş olduğuma dair düşüncelere daldığım bir zamanda karşıma çıkarsalar da, görmezden gelirdim onları. Yokmuş gibi davranırdım, olur biterdi. Eli kolu olmayan, dillendirilmeyen bir düşünceden bana ne zarar gelebilirdi ki? Hı!

Benim olmadığım bir dünyada, bana değmeden yaşayan her şeye sonsuz saygım vardı. Sevmediğim sürece var olamayacağınız alternatif bir dünyam vardı benim. O dünyada, ben sizi sevmişsem varsınızdı. Varlık sebebiniz size duyduğum sevgiydi. Ama ne yazık ki ben hiçbirinizi sevmiyordum. Ama ne yazık ki ben hiçbirinize tahammül edemiyordum. Hayatta en önem verdiğim, en sevdiğim insan beni sevmemişti bir keresinde. Ben niye sizi sevecektim ki?! Ulan hem siz kimsiniz ki!? Gününüz gününüze tutmuyordu. Hepiniz ayrı deliydiniz. Bir görünüyorsunuz, bir daha sonsuza kadar yoksunuz. Her gün yüzlercenizi görüyordum. Bence en az yarım milyon insan binmiştir bu otobüse. Hepinizi sırtımda taşıyordum. Hepinizi zihnimde taşıyordum. Her birinize bir laf yetiştiriyordum. Siz beni hiç hatırlamıyordunuz ama ben hepinizi hatırlıyordum. Günübirlik bir ilişkim olmuştu hepinizle. Hiçbiriniz kalıcı olmadınız hayatımda. Ama anılarınız kafamın içini çöplüğe çevirdi. On binlerceniz gelip geçti tezgahımdan. Hepinizin izini, yarasını taşıyordum üstümde.

            Şişt! Yolcuları topla.

            Evet, falan filan yolcuları binelim. Falan filan yolcuları kalmasın!

İşte içinden geçtiği bir zamanda, o daracık ve upuzun tünelde, bunlara benzer şeyler düşünüyor, aşağı yukarı bu tarz bir an yaşıyordu Mustafa. Yaşadıklarını/düşündüklerini sayıp dökmesi, ne var yok anlatması için de beni, yani bu metnin yazarını tuttu kendisi. Otobüsün ön kapısına sırtını yaslamış, sigarasını içiyordu. Benim bavulumu vermeyi unutmuştu. Ben de kendi bavulumu kendim almıştım. Zaten hemen kenarda, kendisinin de buyurduğu gibi olması gereken tarafta, otobüsün sağında, uçta duruyordu bavulum. Bavul demek de pek doğru olmazdı gerçi. Küçük bir sırt çantasıydı.  Çantamı sırtladım ve ona doğru yürüdüm. Yolun açık olsun dedim. Sigarasının dumanını bana doğru üfledi. Gözlerini hafifçe ve hayattan bezmiş bir şekilde kırpıştırıyordu. O an onu etkileyebilecek hiçbir güzel sözün, hiçbir edebi alıntının zihnimde olmadığını fark ettim. Zihnimi boşaltmıştı sanki hergele. Bütün birikimimi emiyormuş, bütün erdemlerimi siliyormuş, anılarımı çalıyormuş gibi geldi bana o an. Ben de ona art niyetli yaklaşmıştım gerçi. Yolun açık olsun diyecektim. O da bana bir şekilde karşılık verecek, ben de ona ne kadar çok okuyan ve ne kadar çok düşünen biri olduğumu belli etmek için hemencecik, duruma uygun düşecek can alıcı bir edebi alıntı söyleyecektim. Ne halde olduğunu bilmeden, ne acılar çektiğini düşünmeden, küstahça bir takım sözler edecektim ona. Yaşadığım deneyimlere bir yenisini daha eklemiş, bir muavinle söyleşmiş ve hatta ona bir şeyler katmış olacaktım. Öyle bir şey söyleyecektim ki, kafasındaki problemleri çözme yolunda büyük bir ipucu olacaktı bu ona. Bir anda bir ışık çakacaktı kafasında. Her şeyin yola girmesi için ilk adım atılacak, ilk söz söylenmiş olacaktı. Edebi alıntıları pek bi severdim zaten. Epigraflara bayılırdım. Bir gün kendi kitabımı yazabilirsem eğer, muhakkak ve bol miktarda epigraf kullanacaktım. Her bölümün başına bir epigraf koyacaktım. Bölümlerim de kısa olacaktı. Sırf daha çok epigraf kullanabilmek için bölümlerimi kısa tutacaktım.

Tabi karşılaşmanın gerçekleştiği o an, kahramanımın ışığa inanmayan biri olduğunu bilmiyordum. Uzun süre karanlıkta bırakılmış doru bir at gibi, ışıktan bahsedilince bile gözlerinin kamaştığını, ışığı bir illüzyon, adi bir aldatmaca olarak gördüğünü ve öfke dolu olduğunu henüz bilmiyordum. Her şeye, herkese karşı öfke dolu olduğunu bilmiyordum. Belki de onu yeterince tanımadığım için, bu ilk karşılaşmanın büyülü ve doğal olarak geçici olan etkisiyle karar vermiştim onu yazmaya. Yazmam için beni tuttuğunu söylemiştim. Aslında ben kendim tutulmuş, yani avlanmıştım. Sigarasının dumanını yüzüme üflemiş, gözlerini bitkin bir halde usul usul kırpıştırmış ve ben her şeyi anlamıştım. Artık onu yazacağımı biliyordum. O da biliyordu onu yazacağımı. “Yaz … ” diye, içinden oldukça külfetli bir küfür savurduğunu bile duymuştum. Artık içinden geçirdiği düşüncelerin sesini duyabiliyordum. Az evvel bütün birikimimi emmiş, bana her şeyi unutturmuş ve sanki yüzüme üflediği dumanla, benden aldıklarını bana geri vermişti. Fazlası var eksiği yoktu. Artık sadece kendimi değil onu da duyabiliyordum. Yazmaktan başka yapılacak bir şey yoktu. Ben de yazmıştım.

Tolstoy, nemli toprakta yatan ve bir tarafı donarken diğer tarafı ısınan adamın çektiği ıstırap her ne ise, kuş tüyü yatağında bir tüy eğrilen ve bundan dolayı ıstırap çeken adamın yaşadığı rahatsızlığın da hemen hemen aynı şey olduğunu söyler. Tam olarak böyle olmasa da buna benzer bir şeylerdi işte söylediği. Belki de haklıydı. Belki de şu an uykusuzluktan canı çıkmak üzere olan benle, kuş tüyü yatağında “…” bir sebepten dolayı huzuru kaçan ve uyuyamayan bir adamla tamı tamına aynı rahatsızlığı yaşıyordum. Böyle şeyler neden mantıklı gelirdi ki bana? Halbuki mantıklı gelen her şeyden nefret ederdim. O sebepten mantıksızca şeyleri içtenlikle mantıklı bulma eğilimlerim olurdu. Neyse işte, kimsenin rahatı yerinde değildi anlaşılan. Abartılacak bir durum yoktu. Kimsenin gün yüzü gördüğü yoktu. Hani onlar görüp de sen görmesen, tamam diyecektim, tak kafana. Ama öyle bir durum yoktu. Babadan kalma mülküyle ömrünün sonuna kadar çalışmak zorunda kalmadan yaşayacak olan Tolstoy’la senin aranda hiçbir fark yoktu. Yoktu işte. O da yoktu, sen de yoksundu ahirde. Aynı rahatsızlıkları duyuyordunuz. Senin üç kuruş için nefret ettiğin bir işte gece gündüz çalışman, hatta aynı üç kuruş için okulu bırakmak zorunda olman, hatta muhtemelen hayatın boyunca uyanık olduğun saatlerin neredeyse tamamında başkaları için çalışacak ve buna rağmen borçlu ölecek olman, değil oturup bir şeyler yazmaya, bir şeyler okumaya bile fırsat bulamayacak olman, ailenle, sevdiklerinle doğru düzgün bir araya gelemeyecek olman da, bu eşitliği bozacak gibi görünmüyordu. Hatta az evvel otobüs hareket etmeden birkaç dakika önce, yanıma gelip yolun açık olsun diyen ve ağzımı açtığım anda bana tumturaklı birkaç laf etmeye hazır, kurulmuş bekleyen, o yazar kılıklı, az gelişmiş entelektüel bozuntusu küstah adamla bile bir farkım yoktu belki de. Az kalsın “…” basacaktım suratının ortasına. Neyse ki konuşacak halim yoktu. Yazmaktan falan bahsediyordu. Ben de ona yaz “…”, dedim, tabi içimden. İçimden konuşmanın tadını aldığımdan beri, insanlarla baş ağrıtan konuşmalara girmekten yarı yarıya kurtulmuştum.

Gene konu dışına çıkmıştım. Soysal adaletsizlik falan işledi diyeceklerdi senin yüzünden. Bize laf getiriyorsun! Kendi kişisel felaketine dön lütfen. Git kendi trajedi çöplüğünde oyna. Aklının ermediği konularda konuşma. Bence sen adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan ve nedense! Gorki (acı) takma adını alan adama da çok benziyordun. Git Allah’ını seversen! Konuşmuyorum seninle ben. Çok tutarsızsın. Çok gevezesin. Çok despotsun. Kimse seninle konuşmasa tutup kendi kendinle konuşacak kadar da inatçısın. Kıyamete kadar konuşmak için yaratılmışsın sen. Hayır, kıyamete kadar konuşmayacağım. Kıyametimize kadar konuşacağım. Allah seni bildiği gibi yapsın. Şom ağızlı, uğursuz!

Sabaha daha iki saat var. Benim gibi bir uykusuzu iyice mayıştıracak, olduğundan daha aptal bir hale sokacak, ileri derece astigmat olan sol gözünü yakacak, kurutacak olan güneşin doğmasına, günün ışımasına daha iki saat var. Uyanık olan son hergele de uyudu sonunda. Oturduğum yerde iki saat kestirebilsem, başka bir şey istemiyordum. Neyse ki koltuğumu istilacıların elinden geri almıştım. Şu koca otobüste, bana ait tek yer olan koltuğum da elimden alınınca, kendimi çok kötü hissediyordum. Öyle zamanlarda hayatta herkesin bir yeri varmış da, bir ben açıkta, bir ben yersiz yurtsuz, bir ben vatansızmışım gibi gelirdi bana. Bu dünyanın adamı değilmişim gibi hissederdim böyle zamanlarda. Herhangi bir devletin vatandaşı değilmişim, iskan ettiğim bir mahallim yokmuş gibi, evsiz, barınaksızmışım gibi olduğumu düşünürdüm. Hatta insan bile olmadığımı düşünürdüm bazen. Sürekli bir yerlere giden bir şeyin içinde, bir parazit gibi yaşayan, omurgasız bir yaratık gibi olduğumu varsayardım. Evet, işte böyleydi. Zihnimin içinde yine, taşları bağlamış, köpekleri salmışlardı. Hadi size bir soru sorayım. Bir muavin bu soruyu kendine hep sorar. Uyku mu, açlık mı?

Mustafa’nın biraz abartılı gelebilecek durumu elifi elifine böyleydi. Zaten Mustafa’nın en sevdiği edebi sanat da iğrak ve gulüvv seviyesinde mübalağaydı. Bir metindeki mübalağa unsurunu hemencecik tespit ederdi. Bu arada, sorusunun cevabı bence uykuydu. Her zaman uykuydu. Çünkü açlıktan ve uykusuzluktan kırıldığım uzun bir otobüs yolculuğu esnasında, kaptan yarım saat ihtiyaç ve yemek molası verdiğinde, hemen her seferinde yemek yemektense uykuma devam etmeyi tercih ederdim ben. Mustafa’nın da eline geçse aynını yapacağından şüphem yoktu.

Elimde, içinde bulunduğum ve gözümü kırpıştırdığım andan başkası yok ve size de ancak bu anımı verebilirim… Belki de bu anlarımın toplamı olan anılarımı…

Okuyucu adına sana teşekkür ediyorum Mustafa. Seni dinliyoruz.

Hayatımın bir döneminde hiçbir yere varmayan oldukça uzun bir yolculuk yaptım. O kadar amaçsız, o kadar uzun bir yoldu ki gittiğim ve ben o kadar yorgundum ki, ömrümün geri kalan günlerinde ne zaman zayıf düşecek olsam, zihnim beni tamamlanmamış ve asla tamamlanmayacak olan bu yolculuğun anısına sürüyordu. Bazen tıpkı “Matrix” filmindeki “Neo” gibi kendimi iki ucu paradoks bir tren istasyonunda buluyordum.

Yani demem o ki, yolculuğun birçok çeşidini yaptım daha önce, bedenle yapılanı, bir taşıtla olanı, zihinle gerçekleştirileni… ve bir şey fark ettim. İnsan hiçbir yere varamıyordu. Hiçbir yere varmayan bir paradoksun içinde, Tanrı tarafından bir süreliğine hapsolmuş gibiydim. İyi halden kısa sürede çıkmayı düşünüyordum.

Size gelince, hiçbir zaman unutmayın ki aydınlık, karanlığın olması gerektiği yerlerdeki boşluğu doldurmak için uydurulmuş bir yalandır, gözlerimizi kamaştırmaktan, bizi uyuşturmaktan ve büyülemekten başka bir şeye yaramaz. Firavun’un önünde gözleri büyüleyen, yüreğe korku salan şeyler, bir takım ışık oyunlarından başka neydi ki? Ve Musa’nın asası o canavarları yuttuğunda ne oldu sanıyordunuz? Sevgisiz kalmış saygısızlıklarımla sizleri selamlıyorum.

Derin bir sessizlik olmuştu üzerinde akıp gittiğimiz bu bitimsiz yolda. Gelecek ve karanlık… işte korktuğumuz şeyler bunlardı. Geleceği bilmiyorduk, karanlıktan korkuyor ve ışığı ise inkar ediyorduk.

Göz kapakları kapandı Mustafa’nın. Sabah olmak üzereydi. Otobüs bir beşik gibi sallanıyor, yaylanıyordu. Yolcularına bildiği tek hecelik, yegane ninniyi söylüyordu. “Tıs, tıs, tıs…” Şoförün alt dudağı biraz ileri doğru çıkmıştı. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi mızmız duruyordu. Sıkılan ama sıkıldığını önemsemeyen bir ifade vardı yüzünde. Artık otobüste tek uyanık kişi, direksiyonu tutan kişiydi. Bütün rüyalarımız onun hoyrat ellerine emanetti. Mustafa ise, yükünden dolayı başını öne eğmiş bir başak gibiydi. İncecik bedenine, başı ağır geliyordu anlaşılan. Güneş doğarken ilk rüyasını görüyordu. Bir camide sabah namazından sonra zikir çeken bir gurup ihtiyarın ortasındaydı.

Abdulkadir Kızıltaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s