Bazı fikirler size saplanır, bazı fikirlere ise siz saplanırsınız. İlki, yani nispeten küçük olanı, size saplandığı yerden sökülüp atılabilir. İkincisi, yani her şeyinizi içine alabilecek kadar büyük olanı, sizi bulunduğunuz yerden söküp atabilir. Bu defa ilkinden farklı olarak saplanan ve sökülüp atılması gereken şey bir fikir değil, sizsinizdir. Ne ise, her halükarda, neredeyse bütün fikirler birer saplantıdır.

Güneş doğmuştu, otobüsün ön camına olanca neşesi ve kavuruculuğuyla vuruyordu. Mustafa’nın alnında, bıyıklarında boncuk boncuk terler vardı. Sabah olmuştu ve içinde bir tedirginlik vardı. İstemediği bir dünyaya uyanmak üzereydi. Halbuki o uyanmak istemiyordu. Üstelik daha iki saat bile uyumamıştı. Boynunun tutulduğunu bildiğinden gözlerini açmaya korkuyordu. Pili bitmiş bir oyuncağın kafasının mekanik bir şekilde yana düşmesi gibi, kafası yana doğru düşmüş, sarkıyor, otobüsün dalgalanmasıyla sallanıyordu. Kendisini gün ağarınca uyanmaya programlamıştı. Çünkü hesaplamalarına göre gün ağarınca Afyon’a varmak üzere olacaklardı. Uyanıp yolcuların bavulunu teslim etmesi, yeni yolcu varsa onlarla ilgilenmesi gerekiyordu. Uyanmıştı ama bir süre daha uyuyormuş gibi yapmayı düşündü. Yeni doğan günle birlikte, bu güne kadar duyduğu, gördüğü, okuduğu şeylerden harmanlanmış bir fikir kafasında hazırlanma aşamasındaydı. Öğlene doğru birden aklına bir fikir gelmiş gibi olacak ve heyecanla rezerve kağıdına ve kalemine koşacaktı. Gün içinde aklına gelen fikirleri kullanılmış rezerve kağıtlarının arkasına yazardı. Bu fikirler aklına bir anda gelmez, az önce söylediğimiz gibi, bütün bir gece zihninde o fark etmeden yoğrulur ve günün bir saati ona servis edilirdi. O ise tek kişilik bir varlık olduğunu düşünüyordu. Halbuki arka planda onun adına çalışan, düşünen bir ofis dolusu düşünsel ve düşsel varlık vardı. İşte şimdi rezerve kağıdının arkasına hızlıca karaladığı fikirlerinin hikayesi böyleydi. O fikirler ise şöyleydi:

“Fakir, fakir, fakirlik…”

Bu tekrar eden kelimeler, Mustafa’nın içinde bulunduğu ve bahsini ettiğimiz anda, aklından geçen kelimelerdi. Belki O da, o an, benim şimdi sorduğum sorunun cevabını arıyordu, sorudan habersiz bir şekilde…

Mustafa, bu metnin yazarı gibi, derli toplu! bir şeyler üzerinde yazmak ister, fakat çoğu defa düşüncesi bir kelimeye takılır kalırdı. Sorudan habersiz bir şekilde “cevab”a dair şeyler karalardı. Tabi “cevap” diye bir şey olmadığını, her “cevab”ın, bir şekilde “yanlış cevap” olduğunu ve önemli olanın “soru” olduğunu henüz bilmiyordu. İleride benim şu an içinde olduğum idrak seviyesine! erişecekti belki, ama O içinde bulunduğu anda, arkası boş rezerve kağıtlarına, dinlenme tesislerinden aldığı peçetelere, tuvalet kağıtlarına ne olduklarını ve nelerden bahsettiklerini kendisin de bazen anlayamadığı bir takım şeyler yazıp duruyordu. İleride iyi bir yazar olmak istiyordu Mustafa. Umarım olurdu.

Başına gelecek olan şeyin fakirlikle ilgisi yoktu. Çünkü zaten sapına kadar fakirdi. Ne de olsa bir insan aynı anda iki kere fakir olamazdı. Onun başına gelecek olan şey fakirlikten bile kötüydü. Doğru “sen” olduğunu düşündüğü “sen”le konuşacaktı. Yıllardır aradığı seni bulmuştu ve artık ona ulaşmalıydı. Ondan sonra da, düşündüğü ve muhatap aldığı tek şey, “sen” olacaktı. Hatta “sen” devri kapandıktan sonra bile “sen”e dair düşünceleri hayatını mahvetmeye ve yanlış kararlar almasına sebep olmaya devam edecekti. Bu “sen”in adı sendi.

“Fakir, fakirlik, fakirlik…”, bu şekilde kendi kendine tekrar edip durduğu kelimeler sonunda mahsulünü vermişti. Sanki “fakirlik” bir kedinin ağzının içinde olan bir farenin dışarıda kalmış kuyruğu gibiydi. Ağzının içinde bir fare olduğunu biliyordunuz ama sadece kuyruğunu görüyordunuz. Sonunda yaramaz kedi, tıpkı çizgi filmlerde olduğu gibi, ağzındaki zavallı fareyi dışarı tükürmüştü:

Biz taşranın Ayna dinleyen iyi kalpli, romantik çocuklarıydık. “Fakirlik” yüreğimize dert değildi. Fakirliğin ne büyük bir dert olduğunu zenginlerden öğrendik. Haşlanmış yumurtayı, maydanuzlu piyazla dürüm edip yemeyi severdik. Çayımıza su katmayı bırakalı henüz birkaç yıl olmuştu. Yürekli çocuklardır biz.”

Okulu bırakmayı düşünmekle doğru mu yapmıştım yanlış mı yapmıştım bilmiyordum. Fakat oraya, okul denen yere kuyruğumu kısıp geri döneceğimi biliyordum. Gerçi ben bu zamana kadar bildiğim hiçbir şeyi okul sıralarında öğrenmemiştim. Okula öğrenmek için gitmemiştim hiç. Öğrenme işini kütüphaneden aldığım kitaplarla gerçekleştiriyordum. Bir de tanıştığım insanları gözlemleyerek öğreniyordum. Sürekli büyük bir yenilgiden, nasıl büyük bir zafer çıkarabilirim onu düşünüyordum. Alt düzey bir memuriyeti büyük bir zenginlik addedecek kadar fakir ve itibarsız bir ailede doğmak büyük bir yenilgiydi benim için. Bu yenilgi benim ve ailemin alnına yazılmış bir leke gibi görünüyordu bana. Ne var ki bu lekeyi o kadar da abartmıyordum. Kömür karası gibi bir şeydi. Çabucak çıkarılabilirdi. Bir ömür böyle yaşamanın alemi yoktu. Peki bu büyük yenilginin karşılığı, zıttı olan şey neydi? Onu nasıl elde edebilirdim. Elimde ne vardı? Kelimelerden başka bir şey yoktu. O zaman elimdekilerle oynanabilecek en iyi oyunu oynamalıydım.

Fakirlik, hakirlik ve çaresizlik hali içinde bir arada olan beş kişilik çekirdek bir ailede büyük çocuğum. Annem, babam kız kardeşim ve en küçüğümüz olan erkek kardeşim. Bir aradayız. Dediğim gibi fakirlik, hakirlik, çaresizlik dertleriyle iç içeyiz. Durumumuzun “zayıf” olduğunu ve bunun düzeltilmesi gerektiğini doyumsuzluklar içinde kıvranırken daha çocuk yaşlarda düşünüyordum. Fakirlik kurtulunması gereken büyük bir belaydı. Bize böyle öğretmişlerdi. Fakirlikten korkulmalıydı. Fakirsen itibarın yoktu! Fakirsen hep bir yanın eksik yaşardın, fakirsen sağlık yoktu, fakirsen mutluluk yoktu! Heyhat ne büyük saçmalıkla doldurmuşlardı zihnimi. Üstüne babamın üzerinde derinlemesine ve titizlikle durulması gereken tuhaf dindarlığı, garip davranışları, direk sebepsiz diyemesek de en azından sebebini kestiremediğim yıkıcı, yakıcı öfkesi, sonra acemice yaşadığı pişmanlıkları, tembelliği, iş bilmezliği, doğrudan anlamıyla hiçbir işte sebat edememesi, evi geçindirecek asgari parayı bile hiçbir şekilde kazanamaması, daha doğrusu kazanmaması, sürekli annemle bir kavga halinde olması, bende bütün bunların düzeltilmesi gerektiği algısını oluşturuyordu. O zamanlar bu algı bende prototip halindeydi ve çözümleyemediğim bir “kaygı” duygusu olarak kendini göstermekteydi. Gelelim şimdiye…

            Şimdilerde ise, daha büyük ölçekte olduğunu hissettiğim kaygılarım var. Bu kaygılarımın da daha büyük bir çözümlemeye ihtiyacı vardı. Bütün bunları uzun uzun açmak gerekiyordu. Önceleri ailede fakirlik ve delilik vardı ama bir aradaydık. Şimdilerde ben üniversiteyi kazanmış evden çıkmıştım, kız kardeşim de üniversiteyi kazanacak gibiydi. Sıfırın bile servet olarak düşünülebileceği sürekli içerde, sürekli muhtaç, sürekli minnet halinde ve sürekli bir sefalet içinde büyüyen bizim gibi çocukların yegane kurtuluşu da, zaten halimize bazılarının içtenlikle, bazılarının da göstermelik bir şekilde acıdıkları, eş dostun kafamıza vura vura söyledikleri gibi, okumak ve bir memuriyet elde edebilmekti. Şimdi okuyup bir memuriyet elde etmek için ilk adımı atmış, bir edebiyat fakültesi kazanmıştım.

            O bunları kullanılmış rezerve kağıtlarına yazarken kendisini nasıl bir geleceğin beklediğinden habersizdi. İleride boğazına kadar gurbet acısına batacaktı Mustafa. Fakirlik ve hakirlik problemi kendisinin öncülük ettiği bir “okuma, adam olma” hamlesiyle bir nebze olsun çözülecekti. Fakat bu defa da kendisi ve kardeşleri her biri bir yere savrulacak, anne babası çocuklarından ve torunlarından ayrı yaşlanacaktı. Mustafa’nın ise başından beri hissettiği bir his iyice azacaktı. Kendini kopup düşmüş bir ağaç kabuğu gibi hissedecekti.

Bütün bu olacaklar, öngörmeğe zahmet etmediği bir sis perdesinin ardında onu bekliyordu. Yaratanın hep bir şeylerin eksik kalması üzerine kurulu bir dünya düzeni ve espri anlayışı vardı. İsteklerimiz çok tehlikeli bir çizgi üzerindeydi ve bu yüzden çoğu defa en çok istediğimiz şeyler, bize doğrultulmuş silahlardan başka bir şey değildi.

            Mustafa’yı yargılamamak gerekiyordu. Samimi olmak gerekirse hangimiz bir şeyleri anlaması için, bazı şeyleri bizzat yaşaması, acı veya tatlı tecrübe etmesi gereken bir aptal olmamıştık ki?

            Mustafa elindeki kağıtlar bitince, dinlenme tesislerinden, lazım olur diye aldığı peçetelere yazmaya başlamıştı. Peçeteye yazmak çok sinir bozucuydu ama şu an elinde başka kağıt yoktu ve düşünceler ise bahane kabul etmiyordu.

Herşey yeterince yetmezmiş gibi bir de bütün enerjimi üzerine toplayan, diş ağrısına benzeyen bir aşk acısı çekiyordum. Akıl işi değildi gerçekten bu aşk acısı denen şey. Söküp atamaz mıydım içimden?

Söküp atabilirdi belki, fakat bu sefer de ön iki dişi yokmuş gibi hissederdi kendini.

 Durup da düşünmeye fırsat bırakmayacak kadar hızlı ve sefil bir hayat yaşamıştım. Fakirliğin birçok erdemi yakıp yok ettiği derecesini görmüştüm. Ama hikaye bu değildi. Oturup uslu uslu acımı çektim. Ses etmedim, isyan etmedim, bağırmadım, çok ayıptı zaten. Fakat bir şeye kararlıydım.  Kelimelere sığınacak, onlara karışacak ve cümle cümle akacaktım. Hem karışmayayım da zaman bensiz mi aksındı?

Neyse yeter bu kadar! Hadi büyük adam taklidi yapalım. Kelimelerin, düşüncelerin, ihtirasların bizi götüreceği yere kadar gidelim. Evet olsun. Çok ileri gidelim. Nasıl olsa geri dönmeyeceğiz!

Bıkkınlığın, ümitsizliğin benim hayatımdaki yeri neydi? Bıkkınlığa, ümitsizliğe, çaresizliğe kapılır mıyım? Evet birçok defalar. Ama bıkkınlık, ümitsizlik gibi şeyler benim bünyeme tıpkı bir üşütme gibi, bir titreme gelmesi gibi gelirdi. O an beni derinden sarsar ya da yazın ortasında, güneşin altında boğulacakmışım gibi hissettirirdi. Ama tıpkı bu üşütme, titreme ya da hararet gibi gelir geçer, girer çıkarlardı.

Peçeteler bitmişti. Zaten yazma isteği de, yazacak bir şeyi de kalmamış gibi hissetmişti. Birden sebepsiz bir öfke duydu yazdıklarına. Uykusuz ve hırçındı. Muavin koltuğundan kalktı ve yazdığı şeyleri “bunlardan bir şey çıkmaz diyip”, orta kapının merdivenlerinin kenarında bulunan çöpe attı. Halbuki her şeyden bir şey çıkardı. “Bu işin olacağı yok” demeye başladığın anda “o iş” olmaya başlıyor demekti. Fakat bütün bunları ne bilsindi Mustafa’m. Neyse ki bir kağıda kopya edilen bu yazıların asılları bendeydi. Zihni avuçlarımın içindeydi Mustafa’nın. Uykusuz ve öfkeli bir halde günlerce şehir şehir dolaştı. Kafasının içinde kendisine eşlik eden düşünceleri, hayalleri olmasaydı kesinlikle cinnet geçirirdi.

Bir hafta yollarda geçtikten sonra nihayet aşağı yukarı bir gün kadar dinlenme fırsatı geçmişti eline. Otobüs Adana gişelerinden çıkmış, Adana-Gaziantep otobanına girmişti. Üç saat kadar sonra Gaziantep’te olacaklardı. Otogardan evlerinin olduğu mahalleye dolmuşla kırk beş dakikada ulaşılıyordu. Mustafa uykusuna halk otobüsünde başlamış, sonra neredeyse hiç uyanmadan evlerine yakın bir durakta inmiş ve eve kendini atmıştı.

Abdulkadir Kızıltaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s