Gözünü açtığında uykusunu almış ve dinç hissediyordu Mustafa. Evindeydi ve mutfaktan sesler geliyordu. Annesi kahvaltı hazırlıyordu.

 “Anne?!”

 “Efendim oğlum.”

“Ne kadar uyudum ben?”

“Valla oğlum neredeyse on sekiz saattir uyuyorsun. Dün öğlen iki gibi gelmişsin, bir tas çorba içmiş ve uyumuşsun. Kız kardeşin söyledi. Ben de dört gibi eve geldiğimde taş gibi uyuyordun. (Annesi cumartesi günleri işten biraz erken çıkıyordu) Aha da saat dokuz olmuş. Ama bir haftadır yollardasın evladım, normaldir. Kahvaltı hazır, istersen git bi elini yüzünü yıka gel.

“Tamam anne.”

Elini yüzünü yıkayıp geldi Mustafa. Büyük bir iştahla kahvaltısını yemeğe koyuldu. Annesi günlerden Pazar olduğu içi evdeydi. Bir kolejde temizlik görevlisi olarak çalışıyordu. Babası tepsisini alıp çıkmıştı. Fabrikada asgari ücretle çalışmak istemiyordu. Çok denemişti. İnsanlarla anlaşamıyordu. Kimseye tahammülü yoktu. Birilerinin eli altında çalışmak, hele laf anlamaz insanların altında çalışmak hiç istemiyordu. Kendi işinin patronu olurdu daha iyiydi. Sokakta elinde tepsi, simit satardı daha iyiydi. Karışanı görüşeni yoktu böyle. Aslında girdiği her fabrikadan kendisi çıkmıyor, “yarı deli” ve “geçimsiz” biri olduğu gerekçesiyle çıkarılıyordu.

 Kız kardeşi bütün gece o zamanki adıyla ÖSS sınavına çalışmış olduğu için uyuyordu. (Şimdiki adını tuhaftır hatırlayamadım. O kadar çok değişip duruyor ki!) Bir keresinde, “abi senin çekip gittiğin bir evde arkada kalan olmak istemiyorum” demişti Mustafa’ya. Abisinden arda kalmayacak, bir gün o da çekip gidecekti. Çekip gitmek bir şey değil de, herkesin çekip gittiği bir evde, arda kalan olmak çok zordu.

Erkek kardeşi ise okullar tatil olduğunda çıraklık yaptığı kebapçı dükkanına gitmişti. Güzel bir yaz günüydü ve Mustafa annesiyle kahvaltı yapıyordu. Yıllar sonra gurbet acısıyla kıvrandığı sıralarda, sürekli annesiyle yaptığı bu kahvaltı aklına gelecek ve aslında durumlarının hiç de düşündüğü kadar trajik olmadığını fark edecekti.

Kahvaltısını yapıp kalktı Mustafa, televizyon sehpasının çekmesine koyduğu defteri ve kalemi aklına geldi. “Ben bir şeyler yazacağım anne, otobüs on ikide kalkacak daha vaktim var dedi.”

“Tamam oğlum,” dedi annesi ve bulaşıkları yıkamaya gitti.

“Rakip çocuk dilini dışarı çıkarmış, sol elinin işaret parmağını yerde ebe olan topaca kilitlemiş, sağ eliyle ipini itinayla sardığı topacı, kulağının hizasına doğru kaldırmış, çenesi sol omzunun hizasına gelecek şekilde, vücudunu yana çevirmiş, topacını hızla yere çalıp aynı zamanda ipini çekmek için gerilmişti. Bu haliyle tıpkı düşman ordularına saldırı emri veren cesur, yetenekli ve deli bir kumandana benziyordu. Hızla indi, yerde ebe olan topacın üzerine başka bir topaç. Sonuç mükemmeldi. Çivili yeri tam da yerde yatan topacın gövdesine çarpmıştı. Güzel ve etkileyici bir çivi darbesiydi bu. Herkes yapamazdı böylesini. Zevkten ağzının suyu akmıştı ..ç Gökhan’ın,  nam-ı diğer İtçi Gökhan’ın. Zapzayıf bedeni, tıpkı bir tavuk hırsızı çevikliğiyle bir anda kıvrıldı, büküldü, yere eğildi ve avucunun tersi toprağa, ayası kendine bakacak şekilde indirdiği elinin işaret parmağını ve orta parmağını ayırıp yerde çılgınca vınlayan ve toprağı savurarak dönen topacı aldı. Bu haliyle dönüp duran bir gezegeni avucunun içine alıp orada döndüren bir Tanrı gibi gözüktü gözüme. Zulüm bitmemişti. Daha yerde yatan topacı, mahallenin ne kadar çocuğu varsa, avuçlarının içinde dönen topaçlarıyla vura vura bir çukura götürmeye çalışacaktı. Bu çocukların en ..çi, en uğursuzu, en zalimi ve hiç şüphesiz en yeteneklisi İtçi Gökhan’dı. Çıldırmış gibi dönen topacı avucuna alıp yerde yatan topacıma çarpıyordu. Topacı durmak bilmiyordu. Git gide çukura doğru yol alan topacıma bakarken yüzümdeki çaresiz ifadeyi yetenekli bir ressam görseydi en güzel tablolarında birini yapacağından şüphem yoktu. O kadar doğal, o kadar gerçek ve o kadar çaresiz bir çocuk suratıydı işte. Mahallenin çocukları “keriz” derlerdi bana, her kumarda yutulduğum için. Bir de İstanbullu derlerdi, bir peynir kadar beyaz olduğum için. İstanbullu falan da değilim üstelik. Nizipliyim ben. Ne alakaysa işte! Sokak çocuklarının hayal güçleri sorgulanamazdı. Bir de çilli derlerdi. Yüzüm burnumun ucuna kadar çillerle dolu olduğu için. Kahrolurdum yüzüm bu kadar çilli diye. Oysa artık çillerimi ne kadar çok seviyordum. Yazık ki her geçen gün biraz daha azalıyorlardı. Çillerim beni terk ediyordu. Tıpkı çocukluğum gibi.”

Hüzün içindeyim ve bu satırları da bu hüzün içinde yazıyorum. Çabuk olmalıyım. Fazla zamanım yok. Zaten benim gibi bir taşralı hiçbir zaman yazmak için fazla zaman bulamaz. Bunu ileride uzun uzun konuşabiliriz. Evet ileride, belirsiz bir gelecekte, evet benim belirsiz geleceğimde, eğer siz de müsait olursanız. Ne ise. Çilli diyorlardı bana ve ben o zamanlar bundan nefret ediyordum. Ta ki, ortaokula geçtiğim ilk sene okul müdürünün kızı ve aynı zamanda müzik dersimize giren… ne öğretmendi şimdi hatırlayamadım.. müzik öğretmenim çillerime hayran olana kadar bu durum böyle devam etti. Beni o kadar çok seviyordu ki hemen her ders kara tahtanın önüne bir sandalye koyar, içinde “ne idüğü” belirsiz çiçekler olan bir vazoyu da üstüne bırakır ve “hadi bakalım çocuklar bu sandalyeyi, üzerindeki vazo ve çiçeklerle birlikte çizin bakalım. İster kara kalem, ister renkli size kalmış, en güzel çizene kanaat notu kullanacağım” der ve beni de hemen yanına oturturdu.

“Sen ne tatlı bir çocuksun böyle. Diğer kardeşlerin de senin gibi çilli mi? Senin bu çillerine bayılıyorum”, diye devam eden saçma sapan ve soru cevap şeklinde bir konuşma başlardı aramızda. Mutluluktan ve zevkten kıpkırmızı olurdum. Hayatımda bana edilen iltifatların ilkiydi sanırım bunlar. Bir de sarı çıyan Bekir vardı. (Nedense Bekir’in adını hatırladım. Sanırım birinin hafızasında kalıcı bir yer etmek istiyorsanız, onun rakibi olmanız, bütün kazanımlarına ortak olmanız etkili bir yöntem olabilirdi.) Bazen de onu severdi. Ne buluyordu o sarı çıyanda hala anlamış değildim. Bekir’i öyle çok severdi ki, onun benden daha şirin bir çocuk olduğunu düşünür ve kıskançlıktan kahrolurdum. Bazen de ikimizle birden sohbet ederdi. Bu defa da Bekir’e daha çok ilgi gösteriyordu. (Ya da ben öyle düşünüyordum, hayatta hiçbir zaman olanı olduğu gibi gören/gösteren bir objektijim olmadı.) Ama sonuçta müzik öğretmenimizin iki gözdesiydik ve çoğu defa resim bile çizmeden kanaat notumuz yüz olurdu.  İşte bu yüzden çok sevmeye başladım çillerimi. Mahalle çocukların alay konusuydu ama müzik öğretmenim gibi güzel bir kadını da hayran bırakıyordu. Tabi ki müzik öğretmenimin sözleri ağır bastı ve o günden beri çillerimden çok memnundum. Kim takardı salya sümük, üstü başı çamur, toprak, her gün birbirinin …lerini parmaklayan mahalle arkadaşlarımı. Ne ise. Çocukların lafları bitmiyordu işte. Hele bir tanesi vardı. Hani şu on sekiz vites “Bisan” marka fiyakalı bisikleti olan. Neydi adı? Çağdaş mıydı? Tam bir ..çti. Bu arada bu ..çlerin babaları, anaları falan belliydi. Çocukluğumun taşrasında kurnaz olan, kavgacı ve zalim olan, kumarcı olan (iyi topaç çeviren, iyi bilye oynayan vs) bir çocuğa ..ç denirdi hep. Neredeyse istisnası yoktu bunun. (Bir gün babama “baba ..ç tam olarak ne demek?” dediğimi hatırlıyorum. Tırnaklarının kenarındaki kıvrılmış deri parçalarını göstererek “işte ..ç budur” dediğini de hatırlıyorum. Demek ayrıksı ve kıvrık/kıvrak şeylerin genel adıydı ..ç. Yıllar sonra –yani daha geçen güz- edebiyat fakültesindeki derslerimin birinde “pîç” kelimesinin gerçekten de “büklüm, kıvrım” demek olduğunu ve çoğunlukla zalim sevgilinin saçlarını tasvir ederken kullanıldığını öğrenince ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezdiniz. Demek biz bilmeden biliyorduk bazı şeyleri. Demek ki ne kadar kültürlü olduğumuzun farkında olmadığımız için, cahil görünmeyi tercih ettiğimiz için bilmiyorduk. Başka ne olabilirdi ki!) İşte bu ..ç, ne zaman önümden bisikletiyle geçse, başlardı “soğan samırsak (sarımsak) otur otur kalk, soğan samırsak otur otur kalk”, demeye. Bunu derken bir de bisikletinde oturup kalkması yok muydu? O kadar çok öfkelenirdim ki, bunu ifade etmek için şu an bile uygun cümleyi bulamıyorum.

“Şişt İstanbullu gidiyor senin dereme!” (topaca dereme derdik)

“Ne İstanbul’u oğlum Nizipliyim ben. Senden daha has Antepliyim.”

“Ben Antepli değilim ki keriz.”

Baş edemiyordum bu çocuklarla. Sokak çocuğu olma konusunda doğuştan gelen bir yetenekleri vardı sanki.

“Alaa! Bu vuruşla kesin deliğe girici senin dereme çillii!”

            Hakikaten de İtçi Gökhan (bu namını da sokaktaki başı boş gezen bütün köpekleri boyunlarına birer ip geçirip sahiplenmesiyle hak etmişti) hırsla deliğe doğru ilerliyordu. Çaresizce olacakları izliyordum. Önceden eştiğimiz küçük çukura düşürdü beni. (“beni” diyorum çünkü deremelerimiz bizim avatarlarımızdı ve bizi temsil ediyorlardı) Cezası derememizin üstüne başka bir deremenin çivisiyle on defa vurmaktı. İtçi Gökhan kurnazca baktı bana.

“İstersen ben on tane vurmak yerine, bir defa şu karşı duvara çalayım (fırlatayım) deremeni, ödeşelim dedi. Ben de kabul ettim. İtçi Gökhan tam duvarın köşesine attı ve tek atışla iki duvara birden çarpıp, ikiye ayrılarak yere düştü deremem.

“Aklında bulunsun böyle daha iyi kırılıyor”, dedi bana iş bitince.

Boğazıma bir şey düğümlendi. Bir cevap veremedim. Neredeyse ağlayacaktım, çaresizce… Umarım bu böyle sürüp gitmezdi. Çaresizce ağlama isteği yani. Sürekli birilerinin tepene vura vura, seni bir çukura doğru itmek istemeleri ve tüm kazanımlarını bir (ya da iki her neyse işte) duvara çalıp heba etmeye çalışmaları yani. Çünkü bu yaşıma kadar deneyimlediğim şeyler çocukluğumun bu acı hatırasından çok da farklı şeyler hissettirmedi bana.”

“Ne günlerdi be!” diyerek bir süre durup düşündü Mustafa. Sonra tekrar yazmaya başladı.

“Bir yetişkinin sırf laf olsun diye ya da anne babasının gönlünü hoş etmek için kendisine söylediği bir iltifatı ciddiye alan ve onu hayatı boyunca unutmayan çocuklardık biz. İlk gençlik yıllarında ise, yine birinin sırf laf olsun diye, belki de o an söylenecek daha iyi bir hitap şekli aklına gelmediği için, “naber yakışıklı” demesiyle, gerçekten yakışıklı olduğu için böyle söylendiğini düşünecek kadar safdil insanlardık biz. Duyduğumuz pek çok şeyin ciddiye alınmayacak şeyler olduğunu çok sonraları öğrendik.”

Mustafa, kısa bir süre daha düşündü. Birazdan otobüsüne bineceği şoför Pala geldi aklına. Yolculuk Antalya’yaydı. Oraya varınca on iki saat mola vereceklerdi. Sonra gene Antep’e. En sevdiği seferdi Mustafa’nın Antalya seferi. Çünkü Pala’nın keyfi yerindeyse denize girmeye bile fırsatı olabilecekti. Antalya otogarına varıp yolcuları indirince, direk Konyaaltı plajına yakın gölgelik bir yere otobüsü çekerlerdi. Pala da çok seviyordu Antalya seferini. “Ben kaçak et kesmeye gidiyorum, sen de işini bitirdiysen, ister yat zıbar bagajda, istersen git denize gir”, derdi böyle zamanlarda. Hiç istisnasız her seferinde denize giderdi Mustafa. Böyle anlarda hiç bitmeyen uykusuzluğu aklına bile gelmezdi heyecandan. “Dikkat et de boğulma sakın”, diye nasihatta bulunurdu giderken Pala. (Pala’nın ona verdiği nasihatları hayatı boyunca unutmadı Mustafa: “Dikkat et boğulma, geberip gitme, üstümüze kalma…”)

 “Sakın otobüsü temizlemeden gitme. Koltuklar, ikram yerleri, camlar her yer pırıl pırıl olacak. Halıları çıkar silkele. Dolaptaki suları alt üst yap.”

“Efendim usta, nasıl dedin?”

 “Ulan alttaki soğukları üste, üstteki ılıkları alta alacaksın. Ne kafasız bir çocuk bu” diye söylendi giderken.

Yüzmeyi bu git-gel Antalya seferlerindeki molalarda öğrenmişti Mustafa. Gaziantep’ten Antalya’ya on altı saat süren yolculuktan ve üstüne iki bucuk saat süren bir temizlikten sonra, normal şartlarda yorgunluktan canı çıkması gereken Mustafa, heyecandan ve adrenalinden dolayı gram yorgunluk hissetmiyordu. Denize gidecekti. Denize giden hiçbir taşralı çocuk mızmızlanmazdı.

“Mustafa hadi oğlum, geç kalacaksın”, dedi Mustafa’nın annesi.

“Tamam anne geliyorum”, dedi Mustafa.

Heyecanla kaldığı yerden birkaç satır daha yazmak için debelendi. Bir süre hiçbir şey yazmadı. Oysa yazmaya başladığında ne kadar da çok şey vardı aklında. Bir anda dağıldı bütün hatıraları. Bugün bile, bir iki TL’ye birçok yerden temin edilebilecek, üzerinde mavi çizgileri olan sarı renkteki tükenmez kalemini günlük niyetine kullandığı defterinin arasına koydu. Neden sonra defteri açıp, kalemi tekrar eline aldı:

“Ortaokul yıllarında “annem evde değil, dünden kalma dolmayı ısıtıp yedik” diye başlayan bir iki sayfa kadar yazdığım günlüğü saymazsak ilk defa günlük tutmaya başlıyorum. “Kara Hösün” (çocukluğumun en az İtçi Gökhan kadar becerekli, namlı-şanlı başka bir çocuk gangsteriydi) bir şekilde bu günlüğü okuyup bütün mahalleye beni rezil! etmeseydi belki de o zamanlar başlayacaktım yazmaya. Mahallenin bütün çocukları beni her gördüğünde “dünden kalma dolmayı ısıtıp yedik” diyerek gülüşüp duruyorlardı. Tabi ben sinir küpüne dönüyordum. Bunun böyle sürüp gitmesinden korkuyorum. Sürekli sinir küpüne dönmekten yani. Sürekli birilerinin benimle dalga geçip durmasından…

“Mustafa hadi oğlum!”

“Tamam anne kalktım.”

Daha fazla yazamadı Mustafa. Kalkıp parlement mavisi gömleğini giydi. Kravatını taktı. Otobüsün kalkmasına iki saat vardı. “Bu …dirik şeyi iki saat fazladan boynumda taşıyamayacağım”, diyerek kravatını çıkarıp cebine koydu. Kravatını son dakikaya kadar takmayacaktı. Mecbur olmasa hiç takmayacaktı. “Görüşürüz anne” deyip çıktı evden.

“Yolun açık olsun yavrum. Allaha emanet ol. Allah işini rast getirsin.”

“Sağ ol annem.”

“Kola, fanta, çay kahve, su ne alırdınız”, diyebilmek için gidip ikramları alması, otobüse yerleştirmesi gerekiyordu Aklı tuttuğu günlükte kalmıştı. Biraz daha yazmak istiyordu. Ama vakit yoktu. Zihni yazı yazmaya müsait bir hale geldiği anda, kalkıp işe gitmesi gerektiği için üzgündü. Kaldığı yerden otogar on kilometre uzaklıktaydı. Elleri cebinde, ıslık çalarak dolmuş durağına doğru yürümeye başladı. Hayır yürümüyordu. Akıl almaz bir yokuş tırmanıyordu. Evleri bu yokuşun bitimindeydi. Durak ise, diğer uçtaki caddedeydi. Islık sesiyle, kehleme sesi birbirine karışmıştı Mustafa’nın. Zavallı beyni ise, hala günlük yazdığını kuruyordu. Defalarca çıkıp indiği bu yokuşta, sayısız şey hayal etmiş, sayısız şey düşünmüştü. Ne yazık ki birçoğu unutulup gitmişti. Bir zihnin ne kadar çok şey düşünebildiğindense, ne kadar çok şey unutabildiğine şaşırmışımdır hep. Nedense yazmaya başladığından mıdır nedir, o gün o yokuşu çıkarken düşündüğü hiçbir şeyi unutmadı Mustafa. Günler sonra eve geldiğinde, (günler sonraydı çünkü üst üste birçok sefer daha yapmıştı, hep öyle oluyordu zaten, bazen bir değil, iki hafta bile hiç eve gelmediği, haliyle haftalarca yatakta yatmadığı olurdu) yokuşta ilerlerken düşündüğü şeyleri, kelimesi kelimesine defterine geçecekti:

“Yaşanmamış bir hayat benimkisi. Hollywood filmlerinin o meşhur ve havalı repliğiyle konuşacak olursam, “kim olduğumun bir önemi yok”tu. Kimsin sen Mustafa? Nereden gelip nereye gidiyorsun? Bu gidişler gelişler esnasında nelerle, kimlerle karşılaştın? Bir önemi yoktu.

Kimsin sen Mustafa? “Kim olduğumun bir önemi yok.” Evet artık bu soruya böyle cevap verecektim.

İçimiz dışımız Hollywood olmuştu. Kim takardı bir Düztepeli’yi. Ha Düztepe’li, ha Amerika’lı bir önemi yoktu. (Evet böyleydi. Bir şehrin küçük bir taşra semtiyle koca bir ülkeyi aynı terazinin iki farklı kefesine koyabiliyordu Mustafa.) Önemli olan düşüncelerdi. Çünkü düşüncelerin bir insanı batırma ve çıkarma gücü vardı. Çünkü bir insan ancak zihninin içinde yaşardı. Aksini kimse ispat edemezdi bana. Evet, laf anlamaz biri olduğum içindi. Evet, babamın tabiriyle “haber anlamaz” bir mizacım olduğu içindi. Kimse aksini ispat edemezdi bana. Ne kadar çok şey duyuyordu bu kulaklar. Dahil olmadığım sayısız konuşmalar, konuşmalar, konuşmalar… kulaklarımın sadece duymak istediğim şeyler için olmadığını fark ediyordum. Çok geç kaldım bazı farkındalıklar için… Olsun geçse geç! Daha on sekiz yaşıma yeni gireceğim, ne geç kalması Allah aşkına, siz de ne biçim insanlarsınız! Hala bazı dergileri yasal iznim olmadan okuyorum. Birkaç ay sonra görürsünüz ama siz! Hepiniz görürsünüz! Sinirim bozuldu. Kırk derece sıcak altında neredeyse doksan derece! olan bir yokuşu tırmandığımdan ve nefes nefese kaldığımdan değildir tabi canım. Yo, başıma güneş falan da geçmedi. Güneş geçmez benim başıma. Güneş geçirmez bir kafam var benim. Sizin güneş gibi ayan beyan olan doğrularınızı, gerçeklerinizi de geçirmez benim kafam. Sinirim bozuldu sanki. Evet evet biraz sinirim bozuldu hepsi o kadar.

En sinir bozucu anlardan biri de sinirimizin tam olarak neye bozulduğunu çözümleyemediğimiz anlardır. Öyleydi gerçekten. Ayrıca kesinlikle sanıldığından daha az içseliz. Çoğu defa iç sıkıntısı ile hazımsızlığı birbirine karıştıracak kadar basitiz. Çeşitli bağırsak problemlerimizin en karmaşık zihni sıkıntılarımızdan bile daha çok bizi sarstığını, ifademizi daha çok allak bullak ettiğini kendimize ne zaman itiraf edeceğiz. Birbirimizi kandırmayalım beyler. Yeterince dolandık, dolandırıldık bence. Artık boş hülyalara, kof hamiyetlere tahammülümüz yok bizim. Bazen bizi sıkıştırıp duran bir gazın defi, en hikmetli sözlerden bile daha çok yüreğimize su serpmektedir. Lütfen beyler artık birbirimize içi boş pozlar atmayalım. Belki biz o an fark etmiyoruz ama çok komik duruyoruz inanın. Sandığınız kadar konsantre durmuyorsunuz. “Yok anam babam yok,” öyle sandığınız kadar yoğun falan değiliz işte. Bizi suya katıp günde beş defa içseler bile kimsenin karnını ağrıtmayız. O kadar zehirsizizdir yani. Bizi güldürmek de çok kolaydır mesela. Bir ayna tutarlar bize kahkahalara boğuluruz. Ay hiç güleceğim yoktu diye yeminler ederiz bir de. Yalan yere yeminden çarpılan, söylenenin aksine, hiç görülmemişti nasıl olsa.

“Ne olur böyle konuşma. Ben varoluşsal sancılar çekiyorum. Çok büyük varoluşsal problemlerim var benim.”

“Yalan!”

“Ölümü … , böyle söyleme.”

“Yalan işte, ne varoluşsal problemi. Bırak bu ben farklıyım, acı çekiyorum ayaklarını! Paran yok senin, fakirsin. Bir araban, bir evin, bir hatunun ve limitsiz kredi kartların yok senin.”

“Yok öyle deme ağabey. O kadar basit miyim ben?!”

“O kadar basitsin arkadaş. Emin ol o kadar basit olmayanı milyonda bir bile değildir. Sen kimsin ulan milyonda bir olacaksın! Git milli piyangodan bilet al daha akıl karı bir iş olur. Hiç değilse amorti falan çıkar da, sermayeni kurtarırsın. Bu gidişle sermayeni bile kurtaramayacaksın.”

“Benim tek sermayem ne yapacağımı bilemeden geçirdiğim günlerim, gecelerim ağabey. Benim tek sermayem zaman. Başka bir şeyim yok benim, ağabeeeey!.

“İyi işte, zamanı böyle boş işlerle heba etme. Git bir göbekli bul kendine. He, patron işte! Onun için günde on iki saat çalış, asgari ücret karşılığı. Aklına başına topla. Şimdi git, yıkıl karşımdan!”

Birşeyler olup gidiyordu Mustafa, dolmuş durağına doğru:

“Git gide korkunç bir gürültüye dönüşüyorsunuz. Dinlenecek tarafınız kalmamış. Hiç saygınız yok sizin çulsuz, vasıfsız, ailesi görece eşraf olmayan, yarım akıllı bir babanın oğlu, gencecik bir taşralıya. Hiç saygınız yok gerçekten. Şimdi bir şey diyeceğim olmayacak… Hiç mutlu musun diye sordunuz mu bana? He, sordunuz mu?”

“Hayır sormadık ama bu bir eksiklik mi yani?!”

“Hayır, bir eksiklik değil, koca bir kayıp.”

“Hiç güleceğimiz yoktu. O kadar güldük ki, hiç birimiz …ruklarımızı tutamadık. Allah’tan gürültüye gitti …ruk sesleri de, kim nasıl …du belli olmadı.”

“Bir kütüphane dolusu kitap istiyorum ben. Sadece bana özel, içine girdiğimde bütün gürültünüzün kesildiği, kendimle baş başa kaldığım gerçek bir kişisel mabet ve bir yazıhane istiyorum. Artık sizin için çalışmak istemiyorum. Hepinizi kendim için çalıştıracağım. Ama benim için çalıştığınızın, benim yerime düşündüğünüzün farkında bile olmayacaksınız. Hadi bakalım hanginiz verebileceksiniz bunu bana. Hepiniz bir olup alabilirsiniz istediklerimi, sakıncası yok.”

“Derin bir varoluşsal problem…”

“Bırak bu ayakları!”

“Ölüm endişesi…”

“Hala endişe diyor, … korkusu seninkisi!”

“Bu kadar bayağı olmasaydık keşke.”

“Keşke olmasak ama böyleyiz. Bir de derin bir tatminsizlik duygusu senin problemin. Hayatta sana sunulan şeylerle tatmin olmuyorsun. Daha fazlasına ise ya cüretin ya da imkanın yok.

“Para…?”

“Paran da yok tamam anladık!”

“Para diyorum yakışıklı!”

“Ha, pardon şoför amca, buyur.”  Dolmuşa binmişiz haberimiz yok arkadaş. Boş yer de yok. Bir amca, gel benim kucağıma otur der gibi bakıyor suratıma.

“Yok amca yok, büyüdüm ben.”

  “Olsun olsun, tam kıvamındasın!”

“Tövbe estağfirullah! Niyeti bozmuş …enk! Senin ben bıyığına …ım!”

“… da … … görelim.”

….

Aklından geçen şeyler iyice ipini koparmıştı Mustafa’nın. Burada bu şeylerin tamamını aktarmayı yazarlık salahiyetimiz ve geleceğimiz için kaygı verici bulduğumuzdan, bir miktar sansür uygulamak durumunda kalacağız:

“Paran da yok tamam anladık. Mutsuzsun. Mümkünsüz düşler mideni bulandırmaya başladı. Fanilik problemi yaşıyorsun. Bu dünyaya uyum sağlamayan bir bitkisin sen. Bir türlü yetişmiyorsun…

Bazen bir şeyler anlatan, ders veren, nasihat eden, yol tarif eden, vaat eden, var sayan, yok sayan, emreden, rica eden, minnet eden, söven, sayan, açıkçası ağzı olan hiçbir şeye tahammülümün olmadığı anlar oluyor. Yazılı iletseniz bana beni alakadar etmeyen ya da duymaya müsait olmadığım sözlerinizi. Söz okurum hepsini. Bazen konuşmak, anlatmak, dinlemek çok zor geliyor bana.”

“Buldum, buldum, buldum! Doğru kelimeyi buldum! Problemlerimizin kendinde düğümlendiği asıl düğüm yumağını buldum!”

“Neymiş?!”

“Ağzınızın ucuyla konuşmayın benimle! Neymiş diye konuşmayın benimle!”

“Askıya alınmış hayatlar yaşıyorduk çünkü. Ne tamamen sonlandırılmış ne de yürürlüğe sokulmuş bir program gibi, beklemede yaşıyorduk. “Kim yaptı lan bunu bize?” Ses yok… Sorumlu yok. İsterse kişi kendini suçlayabilir. Ben kendimi suçlamaktan bıktım artık. Bu kadar şeyin sorumlusu ben olamam. Yapmadığım şeyler uğruna mahkum edemeyeceksiniz beni!”

“Otogarda inecek var.”

“Otogar son durak yakışıklı, istersen inme!”

“Tövbe estağfirullah… Herkesten gıcık kapmaya başladım gene. Şimdi doğru Pala’nın otobüsüne gidelim. Bakalım o nasıl… nasıl hayattan bezdirecek, bakalım. Bakalım, görelim. Çok ilginç değil mi? Değil belki de. Sonu başından belli filmler kadar bile merak uyandırmıyordur hayatlarımız belki de. Üstelik bizimkinin sonu belli bile değil. Kimsenin bir şey merak ettiği falan da yoktu yaşamlarımızda. İşte benim tuhaflığım da burada başlıyordu. Ben merak ediyordum. Şimdi nasıl bir şey yapacaklardı her zaman açıkta olan hayatlarımıza, çok merak ediyordum gerçekten.”

“Merhaba usta.”

“Geç kaldın gene. Git ikramları al çabuk.”

“Tamam usta hemen.”

Çalıştığı firmanın otobüslerinin otogara gitmeden evvel yıkandığı yıkama yerine varmıştı Mustafa. İkramlar da bu yıkama yerindeki bir depodan alınıyordu. Firma işini biliyordu. Toptan alıp depolamakta fayda vardı. Tabi su böreği gibi para varsaydı. (Bu da ne demekse artık. Ha buldum, katman katman yufkalar ile deste deste paralar arasında bir ilişki kuruluyor.) “Para parayı çeker”, derdi Yıkamacı Servet. Otuz yıldır bu yıkama yerinde aynı aile hesabına çalışan bu adamın başka paraları çekecek kadar çok parası da yoktu. İnsanların kendilerini ilgilendirmeyen ve belki de sonsuza kadar ilgilendirmeyecek olan özlü sözleri söyleyip durmasından gıcık kapardı Mustafa.

Bu arada merak edecek bir şey yok sevgili okur. Siz Mustafa’nın merak içinde olmasına aldırış etmeyin. Merak içinde takip etmenizi istemiyorum Mustafa’nın serencamını. Bu merak, Mustafa’nın başına çok iş açmıştı. Sizin başınız ağrımasındı. Sizin için her şeyin en iyisi olsundu. Tedirginliğe gerek yoktu. Yeni bir felaket yoktu, cidden. Bütün bu yaşanan acılar… daha ileri gideceği yoktu, merak etmeyindi.

“Neyin daha ileri gideceği yoktu.”

“Neyin olacak canım…”

“İnsanlardan bana ne bulaştı biliyor musunuz, size anlatmış mıydım?”

—..! Ne oluyoruz Allah aşkına, konudan konuya atlamalar, sakat, eksik doğmuş, sonu hep üç noktayla biten cümleler, neyin peşindesin sen evladım. Ucuzluksa maksadın karnımız tok bizim.

“Sen karışma dedeciğim, konunun seninle bir ilgisi yok.”

“Durup düşününce, geçmişime baktığımda, öyle pek de hasret duymadığımı fark ettim ona. Hasret duyacağı bir geçmişi olmayan biri olarak, halime üzülsem mi, yoksa sevinsem mi bilemedim? Belki sevinmeliydim, çünkü mütemadiyen hasretle yad edeceğim ve bir daha asla geri gelmeyeceğini bildiğim için bana acı verecek bir geçmişim yoktu. Belki de üzülmeliyim çünkü güzel günlerdi diyebileceğim günlerim hiç olmamıştı. Ne ise. Bence sevinmeliydim. Bence çok mutlu olmalıydım. Yaşanmamış bir hayattı benimkisi… İnsanlardan bana yaşanmamış hayatlar bulaşmıştı.”

Belki de hem haklı, hem haksızdı Mustafa. Haklıydı çünkü gerçekten yaşanmamış bir hayattı onunkisi. Durumu tam da “Allah yardım etsin”likti, “Allah versin”likti. Yaşadığının bir kanıtı yoktu. Resmi kayıtları o kadar da ciddiye almıyorduk. Yaşanmış bitmiş şeylerin yaşanmış olduğunun kanıtı olarak, belki bulunursa oda, birkaç fotoğraftan, bir iki satır yazıdan ve her an başımızdan uçup gidecek gibi duran aklımızdan, yani hafızamızdan başka ne bulunabilirdi ki? Ne kadar da gelip geçici, bir köşede tozlanıp unutulmaya, silinmeye müsait bir hayat yaşıyorduk. Yaşanan şeyler, onları yaşayan en son kişinin de hafızasından silindiğinde, eğer varsa o da, yaşananların yaşandığına dair bir iki satırlık yazı, birkaç fotoğraf da ortadan kalktığında, yaşamış olduğumuzu kim iddia edebilirdi ki?!

“Yaşamadım, yaşamadın,  yaşamadı…”, diye söyleniyordu Mustafa.

Az ileride bir taburenin üstünde oturan ve Yıkamacı Servetle konuşmaya dalan Pala’nın gözü, Mustafa’ya ilişti. Konuşmasını yarıda kesip “Allah aşkına şuna bak Servet, bu çocuğa tahammül edemiyorum. Ben böyle salak bir çocuk görmedim,” dedi.

“Ne yaptı ki?”, diye sordu Yıkamacı Servet.

“Ne olacak gardaş salak işte! Daha son seferde gene az kalsın dinlenme tesisinde yolcu unutacaktı. Allah’tan tuvaletten çıkmış fermuarını çeke çeke koşan yolcuyu dikiz aynasından gördüm de durdum. Yoksa al başına bir sürü laf. Onu geçtim sürekli kafasını sallayarak, uyuşuk uyuşuk iş yapıyor. Bir de kendi kendine konuşuyor yarım akıllı. Bak, şuna bak Allah’ını seversen!”

“Yok, bir şey konuşmuyor”, dedi Servet.

“İyi bak iyi, dudakları kıpırdıyor.”

“Belki şarkı falan söylüyordur.”

“Yok anam babam yok, bildiğin kendi kendine konuşuyor hergele! İlk zamanlar bana söyleniyor zannettim de ensenin köküne yapıştırdım bir tane. Sonra ne söyleniyorsun lan kendi kendine dedim. Bir şeyler düşünüyorum usta dedi bana. Ulan düşünmek senin neyineydi! Önce işini düzgün yap. Bir bardak çayı dökmeden götürmekten aciz, (kesinlikle abartıyordu. Sadece bir kere yolcunun üzerine çay dökmüştü, o da kendisi ani fren yaptığı içindi. Bir kere de kahve dökmüştü, o da orta yaşlı bir hanımefendi bardakla beraber Mustafa’nın parmaklarını tutup, ona kur yaptığı için olmuştu) peronda kaç yolcu bindi, kaç yolcu indi, şaşırmadan saymaktan aciz, düşünüyor! Ulan sen kim, düşünmek kim? Beyinsiz! Değil mi ya?”

Servet cevap vermedi, gözleriyle onu dinliyordu sadece. Servet’in kulakları o kadar küçük, gözleri ise o kadar kocamandı ki, insanı gözleriyle dinliyor hissine kapılırdınız.

Pala “sükut ikrardır” sözünü ömrü boyunca duymamasına rağmen, Servet’in sessizliğini ikrar olarak kabul edip, konuşmasına devam etti. “Ver eline mikrofonu anons yapsın hıyar! Doğru düzgün yaptığı tek şey, anons yapmak bunun. Geçenlerde birkaç müşteri, “bu çocuğun telaffuzu çok düzgün, okusun bu”, diye gelip bana tavsiyede bulundu. Bana ne ulan, bana ne söylüyorsunuz, babası mıyım ben, diyecek oldum ama olmuyor işte, denmiyor müşteriye. Zaten okuyormuş bildiğim kadarıyla. Yazları gelip başımıza musallat oluyor işte. Kaç defa söyledim beyefendiye bunu işe almayalım diye, dinletemedim. Muavin sıkıntısı varmış. Bana kalırsa bundan bir ..k olmaz!”

“İkramları eksik alma sakın”, diye bağırdı Pala, Mustafa’ya söylediği yerden.

“Tamam usta, dedi Mustafa.”

Ne kadar da çok konuşuyordu bu adam. Tamam Mustafa da çok konuşuyordu ama içinden, aslında konuşmuyor sesli düşünüyordu, kimseyi rahatsız ettiği de yoktu. Pala’yı haklı çıkaran şartlara lanet etti (yine içinden) Mustafa. Bu gidişle hakikaten bir ..k olacağı yoktu kendisinden.

“Oyalanma aylak aylak! Söylenme bir de, kendine kendine.”

“Tamam usta.”

“Durmadan konuşuyordu Pala. Kendi hakkında, etrafındakiler hakkında, benim hakkımda, amirler hakkında, memurlar hakkında, patronlar hakkında, işçiler hakkında, hükümet hakkında, hükümetler hakkında, siyah hakkında, beyaz hakkında, Tanrı hakkında, Şeytan hakkında, kaçak et hakkında, et alışverişi hakkında… hiç susmuyordu it herif. Her yıl değerlenen evleri, arsaları, her ay yattığı yerden gelen mülk kiraları adamın çenesine vuruyordu besbelli. Sürekli ..k böcekleri gibi küçük ..k taneleri biriktiren, biriktirdikçe daha çok şevke gelen bir yellozdan başkası değildi gözümde. Ama kimse onu aslında pek de önemli biri olmadığına dair bir düşünceye inandıramazdı. Benimse başıma o kadar iş gelmişti ki artık olur olmaz işlerden zevk almaya başlamıştım. Çoğu insanın tahammül edemeyeceği bu yellozu dinlerken bile, bir çeşit haz duyuyordum.

Abartacak bir şey yok. Gelip geçici hazlar bunlar. Mutluyum diye kimsenin yüzü düşmesin hemen. Tabi ki anlık bir mutluluk yaşıyorum. Gerisi gene yarı delilik, yarı çılgınlık ve büsbütün bir sefaletti. Mutluluk denen şeyin genetiğinin “anlık” kelimesi ile örülü olduğunu da söyleyeyim de, tadınız kaçsın iyisi mi! İçinden çıkamayacağınız bir çukura çoktan düştünüz hepiniz haberiniz yok!”

Yalnız kalmak istiyordu Mustafa. İnsanlardan çok sıkılmıştı. Yalnızlıktan sıkıldığı zamanlarda ona hiçbir faydası dokunmayan insanları zihninde taşımak istemiyordu.

Abdulkadir Kızıltaş

Bonus: “Yaşam yapmak zorunda olduklarımızı yapmamızdan başka bir şey gerektirmez.”

Tolstoy

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s