“Her ne kadar yeterince başarılı sayılmasa da, yazarının içinde rahatça konuşabilmesi, hayal kurabilmesi için gerekli imkanları barındıran “idare eder” bir kurgu gibiydi yaşamım. Ne başı belliydi ne de sonu. Karakterler nerede duracağını, ne söyleyeceğini, ne zaman söyleyeceğini bilmez bir halde şaşkın şaşkın ortalıkta dolaşıyordu. Yazar, zihnimdekileri kusayım da ne olursa olsun havasındaydı. Neyse ki ben de bu durumu pek takmıyordum. Kurgusunu pek önemsemediğim yaşamımda, bereket ki rahatça düşünebiliyor ve istediğim gibi hayal kurabiliyordum. Bu hayatta tamamen bana ait olan tek şey kafamın içiydi. Ne haysiyetim, ne zamanım, ne de bedenim, hiçbirinin sahibi ben değilmişim gibi davranıyordu insanlar. Haliyle yaşadığım hayat bana yetmeyince, (biraz daha özgüvenli olsaydım, muhtemelen yaşadığım hayata sığmayınca bile derdim) ben de ikinci bir dünya daha yarattım zihnimde. Bu dünyayı kimseyle paylaşmıyordum. Dolayısıyla kimsenin ırzına geçmediği, kimsenin küçümsemediği, kimsenin çıkarlarına göre şekillendirmediği, çünkü varlığından bile haberdar olmadığı dünyam, bu haliyle ne kadar küçük olursa olsun, kimseyle paylaşmadığım için, bana yetiyordu. İçinde yaşadığım ve herkesle paylaştığım diğer dünyadan bile geniş geliyordu bana alternatif dünyam. Bu dünya arada kaçıp kafa dinlenilen, içinde doğru düzgün mobilya bile olmayan yazlık evler gibi de değildi. Ara sıra kaçmıyordum ben bu alternatif dünyama, her zaman oradaydım. İki dünyada birden yaşayıp iki işi birden götürüyordum. Gerçi insanlar bu dünyamdan habersiz olduğu için, beni avanaklıkla, aklı bir karış havada olmakla, ahmak olmakla, unutkan olmakla suçluyorlardı. Oysa ben onların ilgilendikleri şeylerle, o kadar da ilgilenmiyordum. Bu da bir tercih meselesiydi olsa olsa. Ahmaklıkla ilgisi yoktu. Bereket ki durumun farkındaydım. Bir şekilde çevresindekiler tarafından ahmak olduğuna inandırılan milyonlarca yitik gençten biri olmayacaktım. İnanmayacaktım onlara. Kendime inanacaktım. Narsist derlerdi bu defa da adama. Her durum için denilecek lafları vardı, medeniyeti altında kalasıcalar, kapitali … giresiceler, liberalleri boğazında kalasıcalar. Hop! Gaza bastığın yeter şoför. Kökle freni, çek kenara. Yükümüzü boşaltacağız. Neyse ki fazla bir yükümüz yokmuş. Hemen boşaldı kafamızın içi.

Boş bir beyinle düşünmek dünyanın en tehlikeli işiydi. Ben öyle yapıyordum. Kafam bomboştu. Tangur tungur sesler gelip duruyordu içinden. İlginç olan şey ise, “bilmeden biliyormuşum” gibi bir his vardı içimde. Size de hiç öyle olmuyor muydu?”

Gerçekten de ağır ve içi boş bir kafası vardı Mustafa’nın bir zamanlar. Fakat onun, bu durumu kafaya taktığı yoktu. Aslında Mustafa’nın birçok şeyi kafaya taktığı yoktu. Taktığı şeyler insanca yaşamak, var oluşsal problem ve aşk gibi şeylerdi. Öyle her önüne geleni kafasına takmazdı. Kafa boşluğu ise düzeltilmesi gereken ve düzelteceği bir durumdu. Bunu biliyordu. Kafasının boşluğunu alacaktı. Fakat bilmediği şey, ağır ve boş olan kafasının, boş ağırlığı bile, çoğu kafanın dolu ağırlığından fazla çekiyordu. Yetenekli bir çocuktu Mustafa. İleride yazar olmak istiyordu. O yüzden sürekli düşünüyor ve bir şeyler karalıyordu. Gerçek bir yazar olana kadar, ağzındaki kelimeleri geveleyip geveleyip tükerecekti. Ağzını kelimelere alıştıracaktı. Zihni hayallere yeterince alışıktı nasıl olsa. Hikayeleri yoktu, yazılmamışlardı henüz. Ama yazılacaklardı. Bunu en iyi o biliyordu. Fakat geveleyip tükürdüğü kelimeleri okuyucudan tarafa tükürmemesi gerektiğini bilmiyordu. O yüzden bir takım zirzop şeyler yazıp duruyordu. Belki de sağlıklı ve özel bir platformda, biçimli ve elit bir şekilde akıp giden sayfalar arasında onun bu sözleri, biraz absürt kaçabilirdi. Neyse ki bizim yazınımız, Mustafa gibi bir karakterin bu tarz laflar etmesine müsait bir zeminde duruyordu.  Belki de aşk acısına benzer bir acı çekiyor olması, aylardır uykusuz olması, sürekli kamaşıp duran tembel gözleri,   öfkesi ve bazı başka özel durumları, onun bir takım uygunsuz sözlerini hoş görmemizi sağlıyordu.

“Ben dişlediğiniz çekirdekler içinde en acı olanı ve benden önce dişlediklerinizin tadını en … edeniyim. Tükür sen beni hemen, tıpkı bir güvencin …u gibi olan, yeşil ve beyaz bir sıvı halinde. Eh, tüh! Çoktan belleğinde acı bir iz bıraktım bile. Bundan sonra keyifle dişlediğin hiçbir çekirdeği benim gibi başka birine denk gelme ihtimali ve korkusu olmadan dişleyemeyeceksin. … gibi bir tadı olan, bozuk bir kabak çekirdeğine göre fazla gevezesin be defol git, tüh!”

Uzun zamandır dinlenmiş bir şekilde uyanamıyordu Mustafa. Karanlıkla ve boşlukla savaşmış, defalarca öldürülmüş ve dirilmiş biri gibi,  başka bir dünyanın ölüsü, bu dünyanın zombisi bir varlık gibi uyanıyordu hep. Yorgun, kafası zom gibi, bütün eklemleri ağrı içinde, perişan bir halde… Şimdi neredeyse bir gün denebilecek bir süre kesintisiz uyumuş, uykusunu almıştı. O yüzden yeterince beslenmiş, dinlenmiş vücudu ve beyni biraz şımarıkça denilebilecek, artistik manevralar yapıyordu. İçecek isteyen bir annenin çocuğuna, bu işi en iyi ben yaparım, bardak işte böyle tutulur, hooop işte böyle doldurulur, al bakalım, dökme ufaklık, filan… Yolcuların çağrı ışığı yandığında, sanki cennetle müjdelenmiş gibi yerinden fırlıyor, “buyurun ne arzu etmiştiniz”, diyordu. Otobüsün daracık koridorunda, bir milli atlet edasıyla, bir ileri bir geri gidip duruyordu. Fakat her şeye rağmen, bütün bu çevik hareketlerde göze çarpan ağır ve sakin bir ahenk vardı. Fakat bu hal fazla uzun sürmedi. Davranışlarındaki, tabiatına uygun olmayan aşırılığı hemen fark etti Mustafa. Kısa süre sonra ters yönde bir aşırılık olan normal haline geri döndü. Bir şeyler yapmalıydı. O şeylerin ne olduğunu uzun bir süre düşünmüştü. Hiçbir zaman yaptığı işten memnun olmuyordu. “Burada zaman kaybediyorum. Burada kendimi harcıyorum. Benim şu an başka bir şey yapmam gerekiyor, başka bir hayatla randevum var, geç kalıyorum…” gibi insanı altüst eden düşüncelerine geri döndü. Kendi aşırılığıydı düşünceleri. Bildiği, tanıdığı bir cehennemdi. “Kimim ben?” sorusunu yeterince sormuştu. Önemli olan bir konuda yeterince soru sorabilmekti. Cevaplar üzerine düşünmek kendisinin görevi değildi. Şimdilerde ikinci bir soruya geçmek üzereydi.

“Ne yapmalıyım?”

Oysa bu sorunun cevabını kendisine çoktan vermişti. Soru henüz doğmadan cevabı doğmuştu. Babasız doğan İsa gibi, sorusuz doğmuştu cevap.

 Her çocuk bir sorunun cevabıydı, bir gün babası annesine bir soru sormuş ve kendisi doğmuştu. Cevapsız bırakılan ya da olumsuz cevaplanan soruların çocukları hiç doğmamıştı. (Düşüncelerin kopuk olduğunu fark etmekteyiz, fakat neylersiniz ki Mustafa böyle düşünüyordu. Kesik, kopuk, tıpkı otoyol çizgileri gibi… Sonuçta bütün düşünceler bir yol üzere değil miydi? Düşünceleri arasında bağlamı yakalayacak, ne vakti ne de enerjisi vardı Mustafa’nın.)

“Ne yapmalıyım ben?”

“Yazmalıyım!”

“Nasıl?”

“Nasıl olursa.”

Ama bu cevap, cevap olamayacak kadar meşakkatli bir yolu kat etmesini gerektiriyordu ve kendisi artık yolculuklardan iyice sıkılmıştı. Sorular cevapsız gidilen yolları kısaltmak için icat edilmemişler miydi? “Bir cevabım var”, “sorun şurda ki”, diye başlayan, yolu kısaltma kurnazlıkları, kaçamakları değil miydi her soru? O halde artık soru sormanın da bir esprisi kalmamıştı. İyice yoldan çıkmıştı Mustafa. Allah yardım etsindi cidden!

“Salakça… salakçaydı her şey. Bütün o yazarların yaptığı tek şey salakça olmayan cümlelerine, bir yenisini ekleyebilmek için çırpınıp durmaktı. Bir yenisi, bir yenisi daha! Çünkü biliyorlardı, okur salakça bir metne tahammül edemezdi. Ne kadar salakça sözlerle ve yaşamlarla çevrili olduklarına bakmadan, ne kadar salakça şeye “gerçek hayatta!” katlandıklarına bakmadan, salakça bir metne tahammül edemezlerdi işte. Bunu her yazar bilirdi. Tek bir salakça söz söylemeden milyonlarca cümle kurar ve dik alasını yaparlardı. Okuyucuya yaranmaya çalışan bir yazardan daha…”

 “Hoooop! Çok ileri gidiyorsun!”

“Zaten amaç o değil mi? İleri gitmek. Neymiş bu “ileri” denen şey be arkadaş! Git git bitmiyor! Yazarlık böyle işte… Oldukça yüksek bir tapınağın oldukça yüksek ve salakça olmayan merdivenlerinden bir tanesini daha çıkabilmek, acınacak bir şekilde kendini paralamak, bir merdiven, bir merdiven daha, bir cümle, bir cümle daha… Yeterince süründükten ve çabaladıktan, salakça bir şey yapmamak, söylememek için kendini paraladıktan sonra, tapınağın tepesine ulaşmak, işte bu değil miydi yazarlık? Sonra? Sonra yapılacak iş, ya gerisin geriye geldiğin merdivenleri tekrar inerek bir şeyler olup geldiğin yere, başlangıca geri dönmek veya olduğun yerde dolanıp durmak, geçtiğin yerlerden, (belki gözden kaçırdıklarınla bu defa) bir kere daha geçmek ya da tapınağın öte tarafındaki uçurumdan öngöremediğin yeni bir yolculuğa çıkmak.

Alın bir cevap da benden! Artık soru sormuyorum. Sorusuz cevaplar sunuyorum artık. Evet stil değiştirdim. Saçlarımı da inek yalamış gibi yaptım. Ne yaparsın ergenlik işte.

Her yazar kendi yalnızlığını bastırıp çoğaltmanın peşindeydi. Benim yalnızlığımı da çoğaltır mısınız yayıncı ağabeyler? Ne olur, çok yalnızım!

Bunalan, daralan, sıkışan, kırılan, ezilen ve söyleyecek iki çift fiyakalı lafı olmayan, badem bıyıklı, post bıyıklı, sakallı ve köseden oluşan bir dörtlü tarafından tecavüze uğrayan, hiç değilse bir çığlık dahi atmaktan utanan, … için bile iyice ıkınması, kızarması, bozarması gereken, güneşte yanıp alın terini silen, … terine bir çare bulamayan, ayazda donup ellerini ovuşturan, ağzı var dili yok insanların… Cümle yarım kaldı, farkındayım. Yazarım hangi cehennemdeyse artık! Evet, Türkçe dublaj havasında konuşmaya başladım! Belki o da böyle uygun görmüştür. Her cümle tamamlanmak zorunda değildi ne de olsa. Tıpkı hayatlar gibi, tam ortasından kesilebilirdi. Olmaz mıydı? Bal gibi de olurdu. Belki o da böyle düşünüyordu. O kadar uzun süre susma be adam! Yitip gidersin Allah korusun. Belki de bana saygısından susuyordur. Sayfalar bana kaldı iyi mi? “Suskunlar”a karıştı bizim yazar.

İyice sinmiş besbelli. Belki de tezini yazmak için debeleniyordur şimdi. Böyle demişti değil mi bir yerde bana. Debeleniyormuşum, debelenen sensin be! Hani bırakacaktın bu işleri. Film adamlığını bırakıp sadece benimle ilgilenecektin hani. Konuşsana ulan! Seni adam sanmıştım be! Sen görürsün! Romanının içine … da, gör sen! İnsanlar … etmiş bırakmış her tarafı, desinler senin için de gör! Sen görürsün!

Yol zor falan değildi. Kimsenin cesareti yoktu yolculuğa. Yokuş da falan değildi yol, dikenli hiç değildi, kandırmayın insanları. Kaymak gibi yol vardı. Sadece çok uzun bir yoldu. Ne saçma değil mi? Çok uzun bir yolmuş. Bütün yollar er ya da geç birbirine bağlanan çok uzun tek bir yoldan ibaretti zaten. Yol zor falan değildi arkadaş.

“Tamam onu anladık. Az evvel de dedin.”

“Sadece normal değil ve çok uzundu yol.”

“Bunu da demiştin, uzun yol, evet anladık.”

“Uykusuzluktan bende kafa mı kaldı?”

“Hani uykunu almıştın? Bize öyle demişlerdi.”

“Yalan demişler. Ben hep uykusuzum. Bin yıl uyusam bile uykumu alamam. İyisi mi öleyim ben. Ölmek, ilk insanlar tarafından uykusuzluğa, can sıkıntısına bir çare olarak bulunmamış mıydı? Ulan kaç yıldır yaşıyoruz, baya uykusuzuz, epey de canımız sıkılıyor, ölsek mi ne yapsak, demişler ve neredeyse bin yıl yaşadıktan sonra ölüp gitmemişler miydi? Sonraları bu bin yıl da çok gelmeye başlamış, gel biz bunu üç yüz yıla çekelim, nihayet yahu üç yüz de çok, yüz ağzımıza da yeter gözümüze de yeter deyip, yüz yıl ortalama yaşam süresinde karar kılmamışlar mıydı? Dedelerimiz hep yüz yıl yaşamıyor muydu? Günümüz insanı ise  maalesef (bu maalesef kelimesi bana hep komik gelir nedense)  daha uykusuz ve daha sıkılgan. Mesela ben, daha on sekiz yaşındayım ve ölümden, fanilik probleminden başka düşündüğüm bir şey yok. Daha doğru düzgün yaşayamadan, ölümü düşünmek de ne sıkıcıydı be arkadaş!

 Siz öğleden sonra kalkın, elinizde kahveniz, sırtınız pek, karnınız tok, “ayku”nuz da benden yüksektir kesin, alın elinize metnimi, şurası şöyle, burası böyle. İşinize gelmedi mi? Bizde böyle kardeş, işinize geliyorsa!

“Okuyucudan tarafa sıkma!”

“Sen neredesin be adam! Tamam, sensiz yapamıyorum. Lütfen meseleme dön. Muavinim ben. Uykusuzum, hırçınım, libidom tavan yapmış düşünemiyorum, tüm kan neyime toplanmış, sağa sola sataşıyorum, ergenim ben. Al hadi kalemi eline! Bir kere bu yola girdiğinde insan, kendini ve başkalarını anlatmaya başladığında bir kere, bunun bir sonunun olmayacağını, binlerce sayfa yazsan da bitmeyeceğini/bitiremeyeceğini bilmiyor muydun? Bir de bana cahil dersin. Ulan ben hiçbir şey bilmeden bile senden çok şey biliyorum. Ağlayacağım şimdi burada! Gelsene!”

Hava kararmıştı. Otobüs batan günün kızıllığına doğru, kör ve cahil bir kararlılıkla ilerliyordu. Daha karanlığın içinden geçip, aydınlığa, oradan da Antalya’ya gidecekti. Mersin otogarına varmak üzereydiler. Gözlüğünü çıkarıp, otobüsün tepesindeki spot lambalarına doğru tuttu Mustafa. Camı biraz kirlenmişti, parmak izleri vardı üzerinde ve epeyce de çizilmişti. “İşte ben de bu gözlük camı gibi oldum” diye düşündü. Bakınca diğerlerinden bir farkım yok, bakınca herkes gibiyim. Ancak ışığa doğru tutulduğumda belli oluyor ne kadar kirlendiğim, ne kadar çizildiğim. Bir süre sonra otobüs Mersin otogarına giriş yaptı.

“Sayın yolcularımız, kontenjanlı yolcularımızı almak için Mersin otogarına girmiş bulunmaktayız. Lütfen değerli eşyalarınızı, otobüs içinde bırakmayınız. On beş dakika mola. Tekrar hareket 20.15! Tekrar hareket 20.15!”

Mustafa’nın da bir molaya ihtiyacı vardı.

Tuvalete giderken dahi düşünmeye devam ediyordu. Bağırsakları bile düşünüyordu adeta. “Cümlelerim neden sürekli devrik ve eksik? Neden üslubumu düzeltemiyorum. Düzeltmek demek, ne demekti? İnsanlar kendilerine göre bir düz/doğru bulmuşlar, en yağlısından, en boyalısından, “işte alın buna göre kendinizi hizaya çekin” mi demekti düzeltmek? Her şeyin eksik olduğu bu dünyada neden eksiksiz, dört dörtlük cümleler kurmak zorundaydık ki? Çelik bir kazık gibi sert, boyalı ve kaygan bir direğe tırmanmamızı mı istiyorlardı bizden? Halbuki bu doğamıza tersti. Yalı kazığı gibi olan yağlı bir direğe/doğruya benim fikirlerim, düşüncelerim tutunamıyordu. Ben sallapati düşünüyordum ve onları yalapşap ifade etmek istiyordum. Sarhoş bir tarzla, meyhoş bir edayla, mest ü medhuş bir revişle yürüyemez miydim ben?” Hıı!!

“Karıncalanma var, hatlar karıştı karışacak, devre yapmak üzere!”

“Neyse, velhasılıkelam, benim cümlelerim eksik de kalabilir, kusurlu da kurulabilir size göredir bu, bana göre ne eksik ne fazla tam kıvamındaydı. Yarısı çıktığı yerin içinde kalsa da olurdu cümlelerimin. Tıpkı bağırsaklarını tam boşaltamayan bir adamın, olduğu kadar, diyerek …  ne ise oldukça tabii.

Terminal tuvaletinden çıkarken dizlerimin uyuşmuş olduğunu fark ettim. Acele etmeliydim. Elimi yıkayacak vakti zor buluyordum. Otobüse geç kalıyordum. Pala, çıkardığım müzahrefatı bir şekilde ikmal ederdi yoksa. Ne diye … çekmiyordum ki şuna? Çekemezdim değil mi? … çekmek yazlıklarında akşama kadar baba parasıyla kafayı çekip, gece yarısı da sahilde ergen muhabbetler yapan tombul ve sevimli anarşistlerin işiydi değil mi? … çekmek henüz ulaşamadığım bir lüks kuşağıydı. Ben de şimdilik fırsatını buldukça… ne ise geçelim bunları”

Lavabodan çıktıktan sonra koşarak otobüsün yanına geldi Mustafa. “İyi, bir hareketlilik yok, şoför de gözükmüyor. Şurada bankın üstünde oturup biraz eğleneyim, diye düşündü ve hafiften bir türkü tutturmaya başladı. (“Eğlenmek” eski Türkçe’de oyalanmak anlamındadır. “Eyleşme çabuk gel” cümlesini çocukluğunda çok duyardı Mustafa. Pir Sultan Abdal’ın “Geçti Dost Kervanı” şiirinin Barış Manço tarafından seslendirildiği türküye de bayılırdı.)

“Şu karşı yaylada göç katar katar

Bir yiğidin derdi serinde tüter

Bu ayrılık bana ölümden beter

Geçti dost kervanı eyleme beni, eyleme beni…”

 “Hey gidi Barış abimiz.” “Kalk gidelim küheylan, lambaya püf de!”

“Şişt”

“Şişt değil püf de”

“Ne diyorsun sen gene!”

“Bir şey demiyorum usta, Efendim.”

“Yatma orada öyle su böreği gibi. Kalk otobüsün yanında dur.”

“Tamam usta”, dedi Mustafa. Su böreği gibi yatmak da ne demekti?

Mustafa’nın her dakika, her an işleyen bir çark gibi olan beyni, durmaksızın bir şeyler düşünüyordu. Dinleyelim:

“Otobüsün ön kapısının orada dikilmeye başladım. Ne kadar iyi dikilirsem, çalıştığım firmanın prestiji o kadar artardı. Heykel gibi duruyordum şoför kapısının önünde. Ne de olsa genç ve cahildim ve bir katır kadar sağlıklıydım. Neden dikilmeyecekmişim ki? Otobüs kapısının önünde dikilip yolcuları beklediğim bu zamanlarda kendimi olduğumdan daha önemli hissederdim. Kapıda duran adamdım ben. Bir kapıda duran alelade biri değildim ben. Bir başka duruyordum.”

“Yalan! Kendini elin kolun bağlanmış hissederdin aslında. Herkes hareket ederken, sen kötürüm olmuşsun gibi hissederdin kendini. Bir ağaç gibi hissederdin.”

“Doğru! Sanırım her iki duyguyu da yaşamıştım. Bu dikilme esnasında bazen iyi hissederdim kendimi, bazen kötü. Bence insanları kapı önlerinde dikmeleri doğru değildi. Her hangi bir güvenlik görevi değilse, insanları kapı önlerinde bir heykel gibi dikip durmaları (sırf firmanın prestiji uğruna) hiç doğru değildi. İnsan dediğin bir ağaç mıydı ki bahçeye, kapı önüne dikiveriyordun onu? Bireyin prestiji ne olacaktı? Neyse, böyle şeyler düşünmek için henüz erkendi. Boşa harcanacak çuvalla zamanım ve sağlığım vardı ne de olsa. Şu kapıda dikilip durmak bana ne kaybettiriyordu ki? Herkes akarken, benim bir heykel gibi durmamın ne zararı olabilirdi ki? Dikilen adam, saygın adamdır bir kere. Siz hiç önemsiz birinin şehir meydanlarında taşlaşmış bir şekilde dikilip durduğunu gördünüz mü? Bir gün benim de heykeli mi dikeceklerdi, bir otobüs kapısının önünde dikilirken.

“Şu bavulumu alır mısınız?”

“Nereye?”

“Antalya”

“Buyurun bavul fişiniz, kaybetmeyin, bavulunuzu isterken lazım olacak.”

“Köle olmadan efendi olunmazdı değil mi? Neydi o söz. Neyse, boş ver şimdi yanlış anlaşılır. Hakkımda dava açar, sürüm sürüm süründürürler beni, neyi kastettiğimi benim bile tam olarak bilemediğim boş bir söz uğruna. Bir ipucu falan vermemişim değil mi, hangi söz olduğuna dair? İyi, vermemişim. Zaten benim çarpıttığım parodi bir sözdü, bir ehemmiyeti yoktu. Onun için mahkemelerde sürünmeye değmezdi. Bir cümle eksik okusunlardı okuyucular da canım! Değer miydi hiç?

Açıkçası yaşadığım hayat sinirime dokunuyordu. Kendimi biraz “şey” hissediyordum. Kendimi biraz “tuhaf” hissediyordum. (Doğru kelime “mahrum” olabilirdi.)

Kendimi biraz “mahrum” hissediyordum.

Gel zaman git zaman yola revan olduk. Yol bize bela oldu. Ben elimde kolonya insanlara serpiştiriyordum. Hoş geldiler, hoş gitmelilerdi. Her şey firmanın prestiji içindi. Yoksa bir iki damla kolonya ile bir ömürlük pislik temizlenir miydi hiç? Zaten amaç da temizlemek değildi. Yüreği ferahlatmaktı. Yüreğimiz ferah olsun da… Aman! gerisi iyilik sağlık.

Az evvel otobüse tiril tiril takım elbisesiyle bir yolcu bindi. (Otobüs çoktan hareket etti. Kapının önünde dikilmiyorum artık. Neden az evvel dediysem işte! Galiba geçmiş zamanın nasıl da hızlı geçip gittiğini çok hızlı anlıyorum. Galiba bir terslik oldu. Galiba. Ne ise!) “Herkes hoş geldin başkanım, buyur buraya otur başkanım, yok olmaz buraya otur başkanım” falan deyip duruyordu. Ben de adamın eline kolonya döküyordum. Elini döktüğüm kolonyanın altına öyle bir tuttu ki bu adam, yeminle günlerce taklidini yapmaya çalıştım, yine de onun gibi yapamadım. Kolonya sunulurken bile herkesten farklı bir biçimde elini açan bu adamı taktir etmiştim o zaman. Kim olduğunu bilmiyordum. Hiçbir zaman da öğrenemedim. Önemli biriydi anlaşılan. (Benim için bir önemi yoktu ama. Sadece güzel avuç açıyordu.) İşte bu kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan “başkan”, bir şekilde farkında olmadan benim kalbimi çok kırmış ve bütün bir ömür yaşadığım bir duyguyu ilk defa ete kemiğe, yani kelimelere dökmeme sebep olmuştu. Ondan sonra, ne zaman çok temiz, çok şık giyinmiş, ortama uyum sağlamanın da ötesinde, ortamın kendilerine yakıştığı, pırıl pırıl, tiril tiril, gömlekli, ceketli, etekli, pantolonlu insanlar görsem, nefret ederdim onlardan. Bu kadar temiz, bu kadar kusursuz! olmakla, ortama bu kadar iyi intibak eden güzel bir vazo gibi durmakla, hep kalbimi kırmışlardı. Benim bulundukları ortama uyum sağlamayacak kadar pejmürde bir bitki olduğumu hissettirmiş ve uyumsuz farklılığımı kulak zarımı patlatacak kadar gür bir sesle haykırmışlardır hep, hal, hareket ve duruşlarıyla. (Yere bat artist!)

Bir şeyin daha farkına varmıştım bu adamın sayesinde. Asil bir bıkkınlığı vardı “başkan”ın. Çok dingin bir duruşu vardı. Acele hareketlerden, bu soysuz telaştan ben de bıkmıştım doğrusu. Nihayetinde insanı dinginleştiren, sadece bu asil bıkkınlık oluyormuş demek. Kabullenmiş, hoş görmüş ya da kavramış, varmış, ermiş, ulaşmış olmak değil, bıkmış olmaktan gelirmiş bu dinginlik, bu sakinlik demek. Yaşasın artık ben de başkanım!!

Abdulkadir Kızıltaş

Bonus:

“Buradaki hayat, bu yoksul, sıkıcı, bir lokma ekmek uğruna bu sürekli koşuşturma içinde geçen hayat beni yoruyor, kahrediyordu, düşteymiş gibi yaşıyordum.”

Maksim Gorki

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s