(Roman dosyamda yer alan ve kahramanım Hurşit’in arkadaşı İhsan’a yazdığı bu mektup bir parça kurgudur efendim ciddiye almayın!)

Sevgili İhsan

Çocukken yokuş aşağı koşmayı çok severdim. Hızla koşarken kollarımı bir uçak gibi iki yana açar, var gücümle sıçrar ve dizlerimi göğsüme çekerdim. Bir iki saniye havada süzülür, uçmanın hazzını bütün vücudumda duyardım. Sonra yerçekimi kanunu kendisine muhalefet ettiğimi anlar beni hızla yere çekerdi. Hemen ayaklarımı -acil iniş yapan bir uçağın tekerlerini indirmesi gibi- serbest bırakır, yerle temas eder -ve yine tıpkı iniş yapmış bir uçak gibi- hemen duramaz, bir süre daha koşmaya devam ederdim. Zevkle ve neşeyle bu işlemi yokuş bitene kadar tekrarlardım. Sonra koşa koşa yokuşun başına çıkar, yine aşağı doğru uça uça koşardım. Sahi çocukken ne çok koşardık. Yokuş yukarı, yokuş aşağı, düz yol çamurlu yol, toprak yol, asfalt, halı, beton hiç fark etmezdi. Uçmak için yokuşlu yolları seçmemin nedeni ise yokuş aşağı sıçradığımda düz yolda sıçrarkenkinden daha fazla havada kaldığımı fark etmemdi. Bu ilave sürenin bana ne kadar uzun geldiğini, beni bir an gerçekten uçtuğuma inandırdığını hatırlıyorum. Bunu, yani yokuş aşağı uçarak inmeyi, o kadar çok yaptım ve aslında bir iki saniye de olsa uçabildiğime, sıçrayıp bir iki saniye havada kaldığıma değil, sıçrayıp bir iki saniye de olsa uçabildiğime o kadar çok inanmıştım ki, bir gün sıçradığımda gerçekten uçabileceğimi düşünmeye başladığımı hatırlıyorum. Hatta bir keresinde rüyamda koşarak havalandığım bu yokuş aşağı çocukluğumun pistinde tamamen havalandığımı ve güvenli bir şekilde uçtuğumu görmüştüm. Sonradan yaşanan bütün bu saçmalıklara bir türlü odaklanamaman, hep bir şeylerin ya kıyısında ya da açığında bulunmam sanırım çocukluğumda havalandığım o pistten başka bir piste güvenli bir inişi gerçekleştiremediğimin kanıtı olsa gerekti. Başkalarının gerçeklik dediği, benimse yere çakılmak olarak algıladığım şeyi hiç göze alamadım.

Bu mektubu ne için yazmaya karar verdim biliyor musun İhsan? Hatırlamak ve kaybolmamak için. Yazmaya niyet etmemin sebebi, hatırlamak ve kaybolmamak, zihnimin bir haritasını çıkarmak; sokakları, caddeleri, metropolleri, banliyöleri, ormanları, kayalıkları, çölleri ve denizleri o kadar çok ki zihnimin -aslında her zihin için durum böyleydi, içinde insanın kendini bulması, tesadüfen bulması veya bulduğunu düşünmesi durumunda ise kaybetmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu yaptığım, uzunca bir çalışmanın ardından zihnimin bir haritasını çıkarmak olacaktı. Böylelikle yolumu kaybettiğim zamanlarda, ki bu çok sık başıma gelirdı, kendi kişisel zihin atlasımı açıp, nerede olduğumu bulabilir ve nereye gitmek istediğime daha sağlıklı karar verebilirdim. Bununla beraber bütün bu hatırlamak ve kaybolmamak endişesi ise sen biliyorsun ki unutmak ve kurtulmak için. Bu cehennemden her dehlizini, her köşesini aklımda tutarak kurtulabilirim çünkü İhsan. Bu zamana kadar yaptığım her şey ise, daha yolun başında kaybettiğim ve ortalarında bulduğum, aslında bulduğumu zannettiğim, kayıp benliğimin arayışından başka bir şey değildi. Yani daha açıklayıcı olmak gerekirse, elindeki tek değerli mücevherini çıktığı bir yolculuğun başında kaybeden birinin devam eden süreçte kaybettiği mücevherinin sahtesini görüp buldum diye üstüne atılması ve kaybetmeye, düşürmeye, yitirmeye meyilli bu kişinin en başta kaybettiği mücevherinin, bulduğu sahtesini dahi yitirmesi ve bu defa kaybettiği sahte mücevherin arayışına girmesiydi aslında bu zamana kadarki yaşananlar. Yani aldanış, yani arayış içinde bir aldanış, yani nasıl desem bilemedim ki… Sen anladın bence onu İhsan!

Kaybettiği benliğini en değerli kayıp mücevheri olarak görenlere, arayış içinde olanlara ve aradığı şey konusunda tereddütleri olanlara söyleyecek pek çok sözüm, anlatacak bitimsiz bir hikayem var İhsan. Bu hikaye istediğiniz yerde başlar, yine istediğiniz yerde biterdi. Bir hikayeyi yazarın kafasına göre başlatıp, kafasına göre bitirmesinden daha küstahça bir davranış olabilir miydi? Bizim hikayelerimizi öyle istediği gibi başlatıp, istediği gibi bitiremezdi hiç kimse! Velev ki yazar bile olsa. Ne ise. Tartışma çıkmasın. Bir farkındalık takıntısı yaşadığımı fark etmişsindir İhsan. Farkındalık denen şey artık neredeyse her şeyden üstündü benim için. Bütün dini inançlardan, toplumsal eğilimlerden, etikten her şeyden önemliydi. Bu kadar önem verince insanın önem verdiği konuda biraz ilerleme kat etmesi de işten bile değildi. Ben de çok yol kat ettim bu farkındalık denen şey konusunda İhsan. Artık birçok şeyin farkındayım. Birçok şeyin farkına varmıştım varmasına ama hep iş işten geçtikten sonra. Her zaman “bigınnır” seviyesinde olan zayıf bir öğrenciydim senin anlayacağın hayat konusunda. Bir de şu “nevırgivap”ı öyle bir kafamıza sokmuşlar ki, boşver be birader, neyse ne! diyemiyorduk bir türlü. Halbuki böylesi bize daha çok uygundu. “Nevırgivap”da nedir İhsan! Hepimiz vazgeçtiklerimizi döksek sokağa, vazgeçtiklerimizin tufanında boğulur geceler! Ne saçmalıklara kanıp duruyoruz be İhsan! Neyse! Arakladımsa ortalık malını arakladım. Esrarını ne kadar yenik, ezik, kenara itilen, hesap sorulan, gözden çıkarılan, mahkum edilen, kaybeden, tutunamayan varsa ondan aldım. Çok zırvalayacağım İhsan. Hazır ol. Sıkı dur. Biliyorsun beni, ne hayatımın ne de düşüncelerimin bir bağlamı yok. Öncelikle bilmek üzerine bildiklerimizi sorgulamakla başlayalım işe. Bilmek nedir? Sayısız obje içinde maksadımız olanı ayırt etmek mi? Bir şeyi yapmak, başarmak için en kestirme yol, bir yere ulaşmak için elde olan bir harita ya da bizzat hakikata bağlı bir damar mıdır bilmek? Peki bilmek bazılarının iddia ettiği gibi zihinsel bir olgu mudur? Mesela güzel yazı yazmayı bilen birini ele alalım. Bu bilgi o kişinin zihninde midir? Hiç şüphesiz zihnindedir diyebiliriz. Kişinin zihinde olan bu bilgi, yazı yazdığı eli vasıtasıyla güzel yazılar yazmasına sebep oluyorsa, yazı için eğitmediği diğer elinde neden işe yaramıyor. Malum solak olan bir kişiye sağ eliyle yazmasını söyleseniz ilkokul öğrencisi düzeyinde ağır aksak ve çarpuk çurpuk bir yazı yazmaya başlar. Bunun nedeni nedir? Bekleme İhsan, bende cevap mevap yok biliyorsun? Soruyu sorup kaçarım ben. Bir saniyesini bile kaçırmak istemediğimiz zamanlarımız oldu hepimizin. Peki o bir saniyesini bile kaçırmak istemediğimiz zamanlardan kaçını hatırlıyoruz şu an, ya da hatırlayabildiklerimizin kaçını hatırlamaktan hoşnutuz?

…Olmuyor. Yazamıyorum. Çok korkuyorum. Elim titriyor İhsan. Acı veriyor. Hala zihnimin sahillerinde, üstüne bastıkça ayaklarımı acıtan, kanatan keskin taşlar yuvarlanıyor, gidip gelen dalgalar arasında. Henüz yeterince dalga geçmedi üzerinden, henüz yeterince ufalanmadı taşlar, çok tehlikeli, bir daha ayağa kalkamayacak, elime bir daha kalem alamayacak kadar yaralayabilirler beni. Belki şimdi burada olsan “abartıyorsun her zamanki gibi. Yaz diyorum sana! Bu kadar duyarlı olma diyorum sana! Yaz! Bütün kurallara, bütün şekillere, bütün türlere, bütün akademisyenlere, bütün eleştirmenlere, bütün entellere, bütün dantellere inat yaz! Öyle bir ör ki bu danteli, kimseler anlayamasın kaç ters, kaç düz yaptığını. Ne olacaksa olsun! Korkma!” derdin belki bana. Önce inanırdın bana sonra da esaslı bir gaz verirdin. Tamam dostum işte yazıyorum, devam ediyorum…

Acılarının dineceği kadar zamanın geçmesini beklersen, o dalgalar gibi olan zamanın, senin küçük ve keskin taşlarını artık insana zarar veremeyecek kadar küçük kum tanelerine dönüştürmesini beklersen, o kadar dağılırsan, her şey bitmiş olabilir haklısın İhsan. O dinginliğe ulaştığında, hiçbir zaman küçük ve keskin bir taş gibi acıtıcı olamayabilirsin. İnsanların üstüne basmaktan çekinmeyeceği bir kum birikintisi olur çıkarsın hafazanallah. Değil dalgalar, ufak bir esinti bile seni savurmaya yeter o zaman. Dalgalar henüz her şeyi alıp götürmeden yazmalıyım. Buradaymışsın, sözlerime ortak oluyormuşsun gibi yazacağım İhsan.

“Çocukluğumda, Anamurium’daydım hani, hani falan bizi Anamurium’a götürmüştü, denizden avuçlayarak havaya bıraktığım su, neredeyse sahile kadar, küçük su tanecikleri halinde uçarak gidiyorlardı hani, hani rüzgara karşı tükürmeyi denemiştim de yüzüm gözüm tükürük olmuştu hani, işte öyle güçlü bir rüzgar esiyordu.”

“E? Hatırlıyorum. Sakin ol biraz!”

“İşte o kadar sert bir rüzgar esiyor kafamın içinde İhsan. Korkuyorum. Elime kalemi aldığım anda bu rüzgarın her şeyi alıp götürmesinden, geriye en yaban, en bayağı halimle ortada kalakalmaktan korkuyorum İhsan. Maslahatımı konuştururken yakalanmaktan korktuğum gibi korkuyorum.

“Korka diyorum sana. Her şeyi birlikte yapmadık mı? Senle ben…”

“Evet, her şeyi birlikte yaptık. Fakat sen yaşadıklarımız üzerine benim kadar düşünmedin. Yaşayıp geçtin. Bu işin ne kadar acı verdiğini bilmiyorsun. Bilmediğin için bu kadar cesursun. Bilmediğin için bu kadar… bu kadar cahilsin!” Özür dilerim İhsan. Ne olur affet beni. Ama affetmeden önce şunu bil ki, anlamını kavrayamadığım bir dünyanın eşiğindeyim İhsan. Açmaz, açmaz, açmazlar içindeyim. Yaşamak için yazmak gerekmez çoğu zaman. Yazmak için de öyle olağanüstü şeyler yaşamak, durmadan yaşamak, saçma sapan yerli dizilerimizde olduğu gibi her an yeni bir entrika, her an yeni bir heyecan, her an yeni bir aldanış, aldanma, savaş, barış hep serserice bir kaos havasında yaşamak gerekmez. Bunu Orhan Pamuk’tan öğrendim. Kanaatimce o da Marcel Proust’tan öğrendi. Kaygı, varoluşsal endişe, sürekli bir doyumsuzluk hali ruhumu sarıp sarmalamış İhsan. Daha özele inelim istersen… Gök gürlediğinde ve şimşekler çaktığında birçok çocuğun aksine korkmak yerine kuşatıcı bir gücün ve heybetin coşkusunu yaşardım ben mesela. Hem mesela hem ayrıca dolu dolu yaşayamadım ben gençliğimi İhsan, olsun. Hem dolu dolu yaşamak da nedir Allah aşkına! Çuval mıyız biz? Neyi dolduruyoruz? İnsanca yaşamak, birlikte oturmak, acıkınca birlikte yemek yemek, birlikte susmak neyimize yetmiyor. Neyi doldurmanın peşindeyiz? Hamal mıyız biz? Eskici miyiz? Hiç nahif değil. Dolu dolu yaşama arzusu değil mi yaşamlarımızı mahveden? Bırakın yakamızı arkadaş. Olduğu gibi, olduğu kadar olmasının nesi var? Samimi olmadığımızı kim iddia edebilirdi ki? Kim bilebilirdi? Artık kullanılmayan kireçli ve eski bir çaydanlığın, bir zamanlar içinde sıcacık demli çaylar barındırmış olduğu gerçeğini kim inkar edebilirdi? Ya da buz gibi bir taşın, bir zamanlar nasıl da yandığını hangi taşlaşmış kalp görmezden gelebilirdi? Aşkı kim inkar edebilirdi İhsaaan? Hangi iblis, hangi korkulu varlık, hangi şuursuz vahşi, insanın insana yaptığını yapabilirdi. Bir şuurun, başka bir şuura verdiği hasarın ölçüsünü kim bilebilirdi. Bu sözlerden anlatacağım şeylerin talihsizlik üzerine olduğu düşünme sakın İhsan. Çünkü şu an bulunduğum yerde talih ile talihsizlik arasında bir fark görmüyorum. Belki anlatılacak bir hikayem hiç olmamıştı. Ya da birileri çıkıp çoktan anlatmıştı hikayemi. Bilmiyorum. Başa dönmekte gocunacak bir şey yoktur İhsan. Zira biz fark etsek de etmesek de, kabul etsek de etmesek de, görsek de görmesek de her şey bir şekilde başa dönmektedir. Başa dönmek, en büyük muvaffakiyetim olacaktır İhsan. Çok rahatsızım İhsan. Bazı insanlar bir köşede sürekli bir şeylere sürtünüp, bir şeyleri tırmalayan, haşur huşur sesler çıkaran fareler kadar, hatta onlardan daha fazla rahatsız ediyorlar beni. Bazı insanlar sonsuza kadar var olabilirler, umurumda değil ancak benim olmadığım bir yerde var olmaya devam etsinler İhsan. Bazı insanlar sanki rahmı maderlerinden sadece beni huzursuz etmek için çıkmışlar gibime geliyor İhsan. Halbuki sen öyle miydin? Hep bende birşeyler olduğunu, benim farklı olduğumu söylerdin. Bende bir şey yok İhsan. Hem deha denen şey yoğun hassasiyet olmalı. Yoğun his, seziş ve düşünüş olmalı. Durup düşünmek, emek olmalı. Bir de güç endeksli deha vardır İhsan. Gücü elinde bulunduranların etrafındaki dalkavukların, devletlilerinin her hareketine deha kaftanı biçmeleriyle halka sundukları deha kumaşları vardır bir de İhsan. Bu kumaşlar tarihin sayfaları arasında sola sola nesilden nesile ezberletilirdi İhsan. Zihinler daha toyken bükülürdü.Neyse geçelim bunları bunları İhsan. Samimiyete gelelim. En Allahsız gecelerimin sabahında bile, duyduğum sabah ezanlarının samimiyetine inanırdım ben İhsan. Gecenin en sessiz, en derin ve en son karanlığında sessizliği yırtarcasına okunan ezanın etkisiyle, ezanla beraber mahallede uluyan itler gibi heyecanlanırdım hep. Fakat gıkım çıkmazdı. Bir çakal gibi karanlığın ortasında pustuğum yerden sessizce gözümü açıp kulak kabartırdım sadece, ezan sesine ve bu sesten tedirgin olan it ulumalarına. Nadir de olsa tekrar uyuyamadığım olmuştur sabah ezanlarından sonra. Gün ağarmaya yakın çıldırmışçasına bir neşeyle öten serçelerin sesleriyle hayrete düşerdim. Sessizliği bozan bir çağrıya, karanlığın yırtılıp günün ışımasına, yani olup bitenlere, hayvanlar, hadi eskilerin tabiriyle diyeyim, daha hüşyarlardı sanki. Yanılıyorumdur kesin tabi. Yoksa hiç hayvan daha hüşyar olur mu? Ne ise. İşte böyle bir sabah, henüz serçeler delirmemişken, bir it öyle güçlü bir sesle uludu ki İhsan, tüylerim diken diken oldu. İster istemez yarattıklarının şerrinden tam olan kelimelerine sığındım o zatın. Ben de bir it olsaydım, muhtemelen, az evvel uluyan it gibi ulurdum hiç durmadan, yalnız fakat, insanlara uzak bir tepeden ama, evet kurtlara öykünerek, evet insanların çok uzaklardan sesimi duyup irkilecekleri güvenli bir mesafeden.. korku salardım insanlara İhsan. Öyle az evvel ulu orta uluyan it gibi ulu orta ulumazdım işte. Çünkü her an kafasının ortasına kocaman bir taş yiyebilirdi böyle yapmakla. Kanlar ve kırıklar içinde kalan bir iti kim umursarsı ki İhsan? Akıllı bir it olurdum ben. Beni umursamayan insanları ben de umursamazdım. İnsanlardan uzak, gecenin karanlığında, bir tepenin üstünde, dolunaya karşı ulurdum ben. Yalnız kurtlar gibi… Ah İhsan ahh! Geçip gitti o anlar. Bir daha gelmeyecek şekilde. Neyse ki ardından biz de çekip gideceğiz, bir daha gelmeyecek şekilde. Bize de özlem duyarlar mı dersin? Geçip giden zamanlarla beraber, geçip giden zamanların hürmetine…Ardımızda büyük bir boşluk bırakabilecek miyiz İhsan. Boşluk demişken, uyurken yaşadığımız boşluğu uyanıkken doldurmaya çalışıyoruz ya da uyanıkken yaşadığımız boşluğu uyuyarak doldurmaya çalışıyoruz İhsan. Her halükarda hayatın boşlukla dolu olduğu kesin gibi. Boşluğu alınmamış bir kalple, tedirgin, heyecanlı ve ahmak olduğum günler ezdi beni İhsan. Zaman yaşanan acıların üstünü bu denli örtmese yenileri nasıl yaşanabilirdi ki? İnsan ömürde birkaç defa ya yaşayıp ya yaşamadığı o anlık, o içten sevinçleri de unutsa bir daha nasıl gülebilirdi ki? Benim zihnim bir suydu İhsan, değişik mekanlarda ve yataklarda durmaksızın akıp giden İhsan. Her zaman düşünmek zorunda mıydım? Bu zihni maceranın neden bir molası yoktu. Birgün günlerden kasımın ilk günleriydi İhsan. Yirmili yaşlarımın ilk günlerindeydim. Bir banka tek başına oturmuş her zaman yaptığım şeyi yapıyordum. Başı ve sonu olmayan düşüncelere dalmıştım. Eskiden madem bu kadar çok düşünüyorum, o halde sistemli bir şeyler düşüneyim de, belki bir işe yarar diye düşünmüştüm. Nafileydi, zihnim müdahale edilmekten hoşlanmıyordu. Gözlerim, bir salkımsöğütün yaprakları arasına girdi ve uzun bir süre çıkmadı İhsan. Zihnim, hiçbir rotası olmayan açıklara doğru yol aldı İhsan. O değil de bir şehre ilk geldiğim gün ile oradan ayrılacağın son gün, hep ilginç gelmiştir bana İhsan. Bir şehre atılan ilk adım ve söylenen ilk merhaba sözcüğü ve oradan ayrılacağın o son gün arasına ne kadar çok şey sığdırabilirdi bir insan İhsan? Bazıları o şehri hissedebilirdi belki bu geçen sürede, bazıları hissedemezdi. Bazıları bile isteye çıkar giderdi şehirden, bazıları gidemezdi. Ya şehir onu bırakmazdı ya da o şehri… Bazılarından o kadar çok şey alır ki şehir, ama insan, buna rağmen olduğu yerde kalakalırdı. Bir şehir senden alabileceği birçok şeyi aldıktan sonra, mesela en basitinden ömründen bir parçayı, saçlarından birkaç bin teli, gözlerinden bir miktar nuru, yüreğinden o heyecanı…Şehrin senden alabileceğini aldığı ve artık senden sıkıldığı o son günler yaklaştığında, oturur kalırsın işte bir bankta böyle benim gibi, gözlerin salkım söğüt ağacının dalları arasında İhsan. İşte tam da o anda, kalkıp terk ederdi çoğu şehri. Bir şehir senden alabileceği son şeyi de aldığında, o nemli ve soğuk banka sımsıkı tutunursun birçoğunun aksine benim gibi belki de İhsan. Ver ulan şimdi aldıklarının bedelini dersin. Madem ben bedel ödüyorsam, sen de ödeyeceksin dersin ve kalırsın. Bir süre daha geçer ve sen, şehre kafa tutulmazmış, onu da öğrenirsin İhsan… Gel zaman, git zaman o bankla arkadaş olursun ama. Hep söylenir ya, büyük dostluklar büyük kavgalarla başlar diye. Hiçbir kavganın sonunda büyük bir dostluk bulmadım ben İhsan ve bu söze de hiçbir zaman inanmadım, bu söze dair ilk tecrübemi bir kasım günü yaşadım ama biliyorsun. Gözlerim salkım söğüt ağacının dalları arasında iken… Olmuyordu işte. Beylik sözlere hiç lüzum yoktu. Zaten olabildiğine gıcık oluyordum bu paket sözlere. Ne içini açmak ne de ağzıma sürmek istiyordum onu. Çekip gittiğin, her şeyini olmasa da, birçok şeyini o şehre verdiğin o an, ne o şehir seni özler ne de sen onu…Ama…ama…ama… Bu bankla iyi vakit geçirdim ben ama dersin. Bana çok şey kattı. Artık biliyorum. Bu kaldırım, bu bank, bu salkım söğüt beni özleyecek. Benden sonra insanlar gelip o kaldırımdan, o banktan hep beni soracaklar. O burada oturmuştu ve gözleri şu salkım söğüte asılıydı, diyecekler. Benim yaptığım şeyleri yapacaklar, gözlerini salkım söğüte asıp soğuk ve nemli bank tahtasında bir kasım günü, benim yaptığım şeyleri yapacaklar ve beni düşüneceklerdi. (Beni dediysem kendi içlerinde saklı olan beni düşüneceklerdi. Hala inancımı yitirmedim İhsan. Belki şiirselliğimi yitirdim ama inancımı yitirmedim. Herkesin içince bir Hurşit vardır İhsan.) Ve çoğu defa bir neticeye varmadan kalkıp gideceklerdi. Ben bir neticeye varmıştım oysa. O da şuydu: Bir şehir sana bazı kelimeleri yasaklardı. Bütün bu hislerle ne yapacağım ben İhsan. His demişken en yüksek his hangisidir İhsan? En üst perdeden duyuş nasıl bir şeydir? En güzel silüet kimindir? Her yıl bir başkasını seçiyorlar. En güzel değişir miydi? Sizin en güzellerinizin hiçbir erdemi yoktu. Güzellik bir erdem miydi ki İhsan? Hangi beceri erdeme dönüşürdü? Hangi erdem gerçek erdemdi? Allah bildiği gibi yapsındı hepinizi! Kelimelerin ayağı çoktan kaydı İhsan. Başı en sert kaya hangisiyse ona çarptı. Ne neyi ifade ediyor? Kim kimin için? Herkes bir kaşık kelime ağzına alıp geveliyor İhsan. Ne yutabiliyor ne tükürebiliyor. Ben tükürdüm artık kelimelerinizi. Erdemlerinizi, güzelliklerinizi. Güzellik ve erdem, bu iki olgudan daha özgür ve anlamlı olanları, özgürce yüzen balıkları yani, tuzağına düşüren kirli ağlardan başka nedir ki İhsaaan!!?

“Peki ya sonra?!”

“Sonrası malum İhsan, buğulama ya da kızartma olmuş bir halde sofralardasınız. Üstünüze bir büyük açılır, hadi afiyet olsun. Mezesiniz hepiniz, meze! Kapana kısıldım İhsan. Bütün şarkılar usanç verdi. Bütün gülücükler soldu. Heyecan sandığım mühürlendi. Su topladı içi, şişti. Üstü tozlandı. Her şey oldu bana, hiçbir şey olmayacak artık bana. Yalan! Yanmayan bir odun parçası gibiyim İhsan. Yarıya kadar yanmış sonra ateşi sönmüş bir odun parçası gibiyim. Bir odun ya yanıp kül olmalı ya da dalında bırakılmalı İhsan. Böyle bırakılır mı hiç! Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk hüznüyle yürüyorum hep sokaklarda. Hani bir yerlerde birileri için, bir melodi çalmaya başlar ya İhsan. O kişi o melodiyle yavaş yavaş kafasını sallar, ayaklarını topuklarının üzerinde kaldırıp indirir belki. Kalkıp dans etmeye başlarsa ne ala. İşte bu kadar! Hep bir yerlerde, birilerinin hayatının şarkısı başlar. O birileri de bu şarkıyla ritim tutar ve şarkı biter, kişi dans etmeyi, ritim tutmayı bırakır. Sonra sahneden iner. Onun yerini bir başkasının bir başka şarkısı alır, ritimlerinin yerini başka ritimler alır.  Bir perde kapanır, hemen ardından bir başkası açılır. İşte hayatın anlamı bu kadar İhsan! Dünya kurulalı beri sayısız insan bu sahneye bir anda, büyük bir anlaşılmaz ve kapalılık halinde çıkıyor, biraz dans ediyor ve bir anda çıktığı anlaşılmazlık içinde sahneden inip gözlerden kayboluyor. Dayanılır gibi değil İhsan. Bu sahneyi kuran zat, daha kaç kişinin şarkısını başlatıp, daha kaç kişinin ritim tutmasına müsaade edecek bilmiyoruz. Bizden önce yaşamış insanların, ırkların, yaşamlarını -bize nakledildiği ölçüde- gözümüzde canlandırmaya çalıştığımızda, gözümüzde canlanan şey işte bu kadar İhsan. Bütün o korkular, üzüntüler, korkuların ve üzüntülerin zehirlediği sevinçler, evet böyle, zehirlenmemiş bir tek sevinç gösteremezsiniz bize, uğruna ırkların birbirine girdiği büyük savaşlar, en büyük aşklar, o en büyük uğraşlar bizim gözümde işte bu kadarcık görünüyor. Müziği başlayan bir oyuncunun ritim tutması… İşte hepsi bu kadar! Belki ve varsa dahası, bizden önce ritim tutan insanların hatırasıyla yaşayıp ritimlerini tutan bizler, bizden sonra gelecek olanlara ritimlerimizin hatırasını bırakmaktan başka bir şeye kadir değiliz. Bizler, şu an ritim tutanlar, şu an dediysek bizim içinde bulunduğumuz, diğerleri için geçmiş olan bir an diyoruz yani, bizden öncekilerin ritimleriyle, ritimleri ara ara bozulanlar, bizden sonrakilerin hatırlarına ara ara düşecek ve onların da ritimlerini bozacak olanlar… cümlenin orta yerde ve yarıda kalmasını teesürle müşahede etmekle beraber daha fazla söyleyecek sözüm kalmadı gibi hissediyorum İhsan. Tam da işin doğasına uygun şekilde. Bir anda kesildi müzik. Bizim suçumuz değildi.  Tanrı, ilk etapta sevdiğim bir kadın tarafından sevilmemi ve salakça bir mutlulukla yaşamıma devam etmemi murat etmedi İhsan. Henüz usturuplu bir şekilde gülmeyi, ölçülü bir şekilde mutlu olmayı öğrenememiştim çünkü. Bu herkesi rahatsız ederdi. Tanrıyı bile! İşte bütün mesele buydu İhsan. Mutluluk denen, neredeyse her seferinde başladığı noktada biten, her seferinde yeniden çıkılması gereken, oldukça kısa, zirzop bir yolculuğa çıkmamı murat etmiyordu Tanrı. Ben buna layık değildim, doğru! Benim yolum daha uzun olan bir yol olmalıydı. Acının, bekleyişin, özleyişin yoluydu benimki. Yeterince gittikten sonra, artık hevesinin neredeyse kalmayacak kadar azalacağı bir durakta, artık ne istiyorsan onu yapabilirdin. Ne de olsa usturuplu bir şekilde gülmeyi, mutluluğunla kimsenin huzurunu kaçırmamayı, kimseyi iğrendirmemeyi öğrenmiştin. Herkes şurada huzurla, ağzının tadıyla kendi acısını çekiyordu efendi efendi. Salakça mutlu olmaya ve milletin huzuruna kaçırmaya kimsenin tahammülü yoktu İhsan. Tanrının bile! Artık sokakta elleri ceplerinde, biraz kararsızca yürüyen ne kadar insan varsa hepsiyle bir tanışıklığım var İhsan. Onların bu tanışıklığımızdan habersiz olmaları biraz sorun çıkarabiliyor. Ama umursamıyorum. Hadi babam gibi diyeyim İhsan. “Heç de aldırış etmiyorum!” Mesela geçenlerde bir adam, sanki dünyanın yükünü yüklenmiş geliyordu üstüme üstüme İhsan.  Düşerken ıslık çalan bir bomba gibi, ıslık çala çala geliyordu. Sahipsiz elleri ceplerindeydi. Kim bilir hangi yuvanın felaketiydi? Sessiz birine benziyordu İhsan. Ben de onun üstüne  üstüne gittim İhsan.

“Höst ne ayaksın ulan sen!” dedi bana İhsan inanabiliyor musun. Sakın inanma İhsan.

“Bir ayak değilim ağabey. Sadece gözlerimi kapamak ve ötesine geçmek istiyorum içimde birikenlerin. Soru işaretleri ve ünlemlerle dolu bir dünyada noktalar ve virgüllerle yaşamaya çalışmaktan sıkıldım da” dedim ona İhsan.

“Defol git ulan başımdan sonradan görme düş fakiri, kelime fetişi seni!” dedi bana İhsan.

            “Yok ağabey sonradan olma değil, anadan doğma. Anadan doğma aşık, anadan doğma deli, anadan doğma hüzünlü. Hem ben bir şey kaybettim de, onu bulup gidecem buralardan. Eğer O, içimde değilse başka nerede olabilir ki acaba?” dedim bir de İhsan.

“Daha konuşuyor musun!!?” dedi beriki.

“Yok ağabey sustum. Müsaadenizle” diye cıyakladım İhsan. Sesim kaidemden çıkıyordu sanki İhsan. Ben de kaide yoktu İhsan biliyorsun.

“Müsaade senin … git” dedi bana İhsan. İnanabiliyor musun? Sakın, sakın inanma İhsan.

Bir şeyler olup gittim ben de. Bana bir şeyler oldı İhsan. İşte böyle dostum İhsan. Dünyanın yükünü yüklenmiş gelen bu adamla, dünyanın yükünü sırtından atmış, adını deliye, …ünü çalıya koymuş, diğer adamın, (belki de o adam benim) her sabah neredeyse aynı saatlerde karşılaşıp birbirlerine sarmaları bana çok manalı geldi. Onların bu ilişkilerinde üçüncü bir gözdüm ben belki de. Her sabah birkaç saniye süren bu karşılaşmalarının, birkaç saat süren bir sohbete dönüşmesini ve beni de aralarına almalarını hayal ederdim. Çoğu defa bu adamın karşısına çıkan deli ben olurdum. Delinin söyleyebileceği sözleri ben söylerdim. Hazmetmemiz gerekiyor bütün bu saçmalıkları İhsan. “Bazıları yürüyerek, bazıları yatarak” yapar bunu. Sen yatarak hazmedenlerdendin ben yürüyerek İhsan. Hazmetmek için Türkiye’nin en doğusundan en batısına yürüyerek gidebilecek kadar çok yürüdüm İhsan. Hazım sonradan geldi, en soysuzundan. Gecenin her katmanında yürüdüm İhsan, sonsuz bir hazmetme açlığıyla. Peki ne oldu. Bi b.k olmadı İhsan. Her sokakta bir yalanla karşılaştım. Biliyor musun İhsan, gelmiş geçmiş bütün düşünürlerin, entelektüellerin insanlara attığı en büyük kazıklardan biri de “yanıtın kendinde olduğu” yalanıydı. Bütün bunların yanıtı sende, her şey sende, ne varsa sende. Bizden bir şey istemeyin. … olup gidin başımızdan. Kimsenin yanıtı kimsede değildi İhsan. Yanıt kişinin kendisinde de değildi. Büyük bir bilinmezlik içinde geliyor, büyük bir bilinmezlik içinde gidiyorduk. Sizin yanıt dedikleriniz “yanıta dair” başlığı taşıyan bir takım boncuklu laflardı. Düşünen insanların zihnine mastürbasyon çektirmeleriydi onlar. Çaresiz bir çaresizlik hali için üretilmiş sahte çare ilaçlarıydı onlar. Sakın kanıp da aramayın! Ben de aramadım zaten. Sadece yürüdüm. Zaten aşağı yukarı hep aynı şekilde düşünen, bir beyin verilmiş hepimize İhsan. Saçma sapan düşler kuran her yazarın düşündüğü, aklından geçirdiği her şeyi, ben de düşündüm İhsan. Sadece onlar yazmıştı. Bunları kaleme almaya cesaret edebilmişlerdi. Sizi büyülemeyi başarmışlardı. Sizi kandırabilmeyi başarmışlardı. Ben şimdiye kadar hiç kimseyi kandıramadım hayatımda İhsan. Bana inanır mısın İhsan? Çok minnettar olurum gerçekten. Söz veriyorum pişman olmazsın. Seni öyle bir kandırırım ki, bir daha hayatın boyunca hiç kimseye inanamazsın! Sakın inanma İhsan!

Abdulkadir Kızıltaş

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s