Sevgili İhsan

Bir insanın bazı kelimelerle yakaladığı bir frekansı, aynı kelimelerle başkasının da yakalayabileceğini düşünmesi nedendir? Bazı kelimelerle bazıları aldanırken, yine aynı kelimeler vasıtasıyla bazılarının içine düştüğü bir aldanıştan kurtulduğu hiç mi görülmemiştir? Oysa hepimiz bir gencin suya fırlattığı taşlar gibiyiz Canım İhsan. Nasıl da suyun üzerinde sektik, nasıl da farklı, güzel işler yaptık, suyu nasıl da dalgalandırdık?! Fakat hiçbirimiz gerçeği anlayacak kadar su yüzünde kalamadık ve sonunda kelimelerimizi yitirdik İhsan. Bir anda kapandı kapılar gürp diye. Yağmur habercisi, toprak kokan nemli rüzgarlardan, uçuşan perdelerden cesaret alarak, arkamdan sessizce ve sinsice harekete geçen ve bir anda kapanan kapılar gibi İhsan. Her seferinde ürpertir bu kapılar. Her seferinde hayatımızın ve hayatımıza dair olanların bizim kontrolümüzde olmadığını bir şeytan gibi fısıldar. Ama bu doğru değil, derken bile dizlerim titrer. Dizlerim titriyor İhsan. İnsan İhsan, öğrenir, keşfeder, değiştirir, değişir, ilerler, karanlık noktaları aydınlatır. Daha neler neler yapar. Ama ne yaparsa yapsın, resmin bütününde, büyük bir belirsizliğe doğru yürüdüğü gerçeğini değiştiremez. Altını çizdiğimiz her satırda, daha ileriye gidebilme isteği ve bir gün altını çizdiğimiz satırlara geri dönebilme umudu vardır. Hayatımız küçümsemek ve küçümsediklerimiz tarafından küçümsenmekle örülü. İki ters, bir düz ve bir büyük yanılsama. Bildiğimiz ve bilerek kendimizi kaptırdığımız, hepimizin kaderini birleştiren bir yanılsama zamkı ile birbirimize bağlıyız. Gözlerimizi yumup ileriye gittiğimizi düşünerek geriye doğru gidiyoruz. Sinirim bozuldu İhsan. Biraz da korktum ne yalan söyleyeyim. Hep bu bir anda çarpan kapı yüzünden. Elimi yüzümü yıkamak için banyoya girdim. Korkulu hülyalarıma iyi geliyor elimi yüzümü yıkamak biliyorsun İhsan. Gecenin karanlığında ve sessizliğinde ışığı açıp gürültüyle banyoya girdiğimde, kahverengi bir hamam böceği gördüm. Ben ondan ne kadar rahatsız olduysam, o da benden, en az o kadar rahatsız oldu. Üstelik bu hamam böceği konuşuyordu inanabiliyor musun İhsan. “Merhaba benim gibiler ve merhaba benim gibi olduğunu henüz bilmeyenler” dedi bana. Neredeyse aklımı yitirecektim. Neden sonra devam etti: “Hayatı baştan başa problem olanlar ve hayatları baştan başa bir başkasının problemi olanlar. Bu kadar problemin içinde, asıl problemin ise, varoluşsal olduğunu kekremsi bir duyuşla duyanlar, kekremsi bir sezişle sezenler, kekremsi bir tadışla tadanlar, evet sizsiniz benim gibiler. Evvela yaratıcısına nasıl hitap edeceğini bilemeyenler. Olan biten şeyleri anlamaya çalışmaktan, olan biten şeyleri eleştirmeye bile hevesi kalmayanlar, ilk gençlik yıllarında bütün o yaşanmamış şeylerin açlığı, cahilliği ve hüznü içinde kendini sokaklara atanlar ve sonucunda hiçbir problemini çözemediği, aklında olan şeyler hakkında hiçbir hükme varamadığı uzun ve yorucu yürüyüşler yapanlar, zihninin sokaklarında kaybolmaktan korkup ağrıyan ayak tabanları ve geçici olarak rahatlayan zihniyle eve dönüp ölü gibi düşüp yatanlar, yalnız kalabilme, kitap okuyabilme ve düşünebilme gibi şeyler en büyük lüksleri olanlar, (inanamıyor İhsan, bir böcek neler de söylüyor böyle) bazen yalnız kalmaktan, bir başına düşünmekten, kimseye ulaşamamaktan ve kimsenin kendisine ulaşamamasından delice korkanlar, çelişkilerin tutarsız yollarında kendi çelişkisiz, kendi hakikat olan yolunu bulmakla bozanlar…. Merhaba. Merhaba az evvel yanımda bir yerlere konan, cinsini bilmediğim, kanatları, antenleri, ayakları, gözleri ve göremediğim birçok şeyi yemyeşil olan böcek…” Selam faslı bitince şöyle devam etti böcek İhsancım: “Espriyi anlamadığın sürece dram devam eder sevgili insan. Kendimi biraz da Marcel Proust’un yedi ciltlik dev romanı olan “Kayıp Zamanın İzinde” nin baş kahramanı Marcel’e benzetmek istiyorum. Kahramanın adından da anlaşılacağı üzere (bence gelmiş geçmiş en iyi romanlar arasında sayılması gereken) bu romanının başkahramanı yazarın bizzat kendisidir. Marcel, romanda yazar olmak isteyen bir gençtir. Bu yedi ciltlik ve binlerce sayfa süren romanda Marcel adı ise sadece bir yerde geçer. Ama her sayfasında onu görürsünüz demeyeceğim, kendinizi her sayfasında onun yanında hissedersiniz. Hayatım boyunca bu kadar uzun bir romanı hiç sıkılmadan, hiç kopmadan ilk defa okuyorum. (Gerçekten de bu böcek sürekli kitaplarımın arasında geziyordu İhsan) Bazılarına göre o kendinden sonra gelecek olan yazarlara söyleyecek söz bırakmamıştır. Hakikaten altını çizmeden geçebileceğiniz bir sayfa, nerede ise yoktur. Müthiş bir hassasiyet, müthiş bir gözlem ve insana dair her şey var onda. Oldukça zengin bir ailenin çocuğu olan Proust “bohem!”, (bu kelimeye de ayrı bir gıcığım zaten) belki bazılarına göre “düşkün!” bir hayat yaşamıştır. Buna rağmen, kendi adıma, en hikmetli sözleri ve en hikmetli tespitleri ondan duydum. Birçok dini ve felsefi iddiası olan eserden ve muhteviyatından haberdar olmama rağmen, en hikmetli sözleri ben bu “günahkardan!” işittim. Bunun sebebi toplum olarak sadece “sütten temiz kanaat önderlerinden, ruhbanlardan, liderlerden, imamlardan” eski ifadesiyle “zahidlerden” etkilenmemizin yanında ve diğer tarafında, hikmetli ve bilge …nklerden, ayyaşlardan, düşkünlerden, eski ve daha nezih ifadesiyle, rindlerden, piri muganlardan da etkilenmeye müsait bir yapımızın olması değildi. Bunun sebebi, dış görünüşü ve yaşantısı nasıl olursa olsun, bir insanın gerçekleri görüp, algılayabilmesinde bir engel olmadığını fark etmemizdi. Her neyse sevgili insan. Vakit gece yarısına doğru ilerliyor. Vakit bilinmeyene doğru ilerliyor. Kalbimin ritmi, beynimin zehri artıyor. Vaktimiz fazla değil. İyi dinle. Sizin en büyük açmazınız ise böcek gibi yaşayıp Tanrı gibi düşünmenizde örtülü. Tutarsızlığınızın, cahilliğinizin ve gaddarlığınızın bir sınırı yok. Daha geçen yine bizden birinin üstüne bastınız da garibim içi dışına çıkmış bir şekilde saatlerce Allah’a canını alması için yalvardı. Bak hala antenleri oynuyor. Ama neylersiniz ki düştük bir kere denize, yılana sarılmayı da pek düşünmedik. Yüzmekten başka çare yoktu. Belki bir gün beklenmedik bir şey olur da bu işin içinden çıkarız diye umuyoruz.” Hay Allah bildiği gibi yapsın İhsan. İşte böyle. Bir hışımla çıktım banyodan. İki gün önce üzerine şiir yazdığım çay hala duruyordu. Bir hata yaptım ve altını yeniden açtım. İki gün önce bir bardağına şiir yazdığım çayın, arta kalanına az kalsın küfredecektim. Elime bir şairin romanını aldım. Zihnim elime aldığım her kitaba sanki mikropmuşçasına direnç gösteriyor. Kendimi bırakıp rahatlamam, kitabın dünyasına girmem, hep belli bir zaman alır, biliyorsun. Altını çizdiğimiz satırlar, gün gelir ruhumuzu ele geçirir İhsan. Üşüyorum İhsan. Bir yerlerden yalnızlık sızıyor, soğuk rüzgarlar gibi. Ne kadar kaparsan kapa kapını, montunu, zihnini, çare yok, bir yerlerden sızıyor yalnızlık. Oysa ki mutfak balkonun kapısını açık unutmuştum. Ha-ha! Nasıl da abartıyor, çarpıtıyorum herşeyi değil mi?. Hatırlıyor musun İhsan? Bir keresinde bana beni anlatmıştın. Ne tuhaf biri demişsin beni ilk gördüğünde. Anormal hareketleri, en az konuşmaları kadar, yersiz susuşları, aniden bakışları, bir anda oturuşları, hop kalkıp gidişleriyle, ne tuhaf birisiymişim. Haklısın İhsan. Bunca anormalliklerin içinde normal olmaya çalışan bir anormalim ben. Anormalliklerimin farkında olduğumu biliyorsun değil mi İhsan. Dahası herkesin anormalliklerinin farkındayım dostum. Bütün anormalliklerim, başkalarının anormalliklerine anormalce bir reaksiyondu. Oldukça tuhaf bir dalgalanma, içsel bir titreşim, bir rahatlama, deliliğe yakın bir aydınlanma hissediyorum bu satırları yazarken İhsan. Fakat yine de aklıma takılan bir şey var? Haysiyetsizlik insanla beraber, insan türü içine derc edilmiş, fabrika çıkışlı bir şekilde mi geldi, yoksa insana tıpkı bir virüs gibi yeryüzünde mi bulaştı? Yüksek bir tepenin üstünde, sınırsız oksijen, sınırsız görüş açısı, her şey ayaklarının altında, güzelliklerle çevrili bir zirvede, herkes yükseklik, oksijen, güzellik üzerine konuşabilir. Ama bir çukurda, pislik içinde, onursuzca geçen anlarda, biri çıkıp da nasıl… Halden anlamayanın, halini … İhsan! Bir gün ölüp gideceğim İhsan. Ölünce rüyalarımı nereye gömecekler? Bütün o kabuslar ya da sevinç dolu düşler hep bir yere, bir çukura mı dökülecek? Henüz ölmediğime göre şimdi ben bir yapraktan bahsedeceğim, sen anlayacaksın onu İhsan. Yaprak dediysem öyle böyle bir yaprak değil. Dinle bak! Bir yaprağın hayatında üç önemli an vardır: 1- Dalına, ağacına, köküne, toprağına bağlı, gururla bir bayrak gibi dalgalandığı an, 2- koptuğu ve boşlukta savrulduğu an. 3- ve niyahet düştüğü an. Gerisini takip edemeyiz. Benim favorim kopup boşlukta savrulduğu andır. Ne kadar kısa, ne kadar heyecan verici ve ne kadar alelade bir andır o an. Elimde olsaydı, acının da, sevincin de, saçmalığın da, tutarlılığın da uzaktan izleyicisi olmak isterdim İhsan. Popüler ifadesiyle hayatın kıyısındaki insan olmak isterdim. Ne güzeldir hayatın kıyısında olmak. Güvenli, huzurlu, çilesiz. Hep mi tersi olurdu? Hep mi tıpkı helikopterle denizin ortasına atılmış bir adam gibi, tam ortasında bulurdu insan kendini her şeyin? Bir kıyısı yok mu bunun? Boğuluyorum. Hep onların suçuydu İhsan! Kıyıdaki insanları küçümseyenlerin suçuydu. Birkaç defa kıyıda bulunma şansı yakaladık. Küçümsediler bizi. Seni, beni, onu, hepimizi küçümsediler. Kıyıda bulunduğumuz için küçümsediler. Aslında kıskanmışlar meğer biz anlamamışız. Kötü insanlar kıskandıkça küçümser, küçümsedikçe kıskanırmış. “Açılın ulan hergeleler, gerekirse boğulun ama açılın, açıldıkça açılın” dediler bize. Biz de açıldık. Hepimiz açıldık. Açıldıkça açıldık. Sonunda boğulduk çoğumuz. Şimdi suyun üzerinde zar zor nefes almaya çalışan, kollarında takat kalmamış birkaç kişi, kıyıyı görmeye çalışıyoruz. Belki de sadece senle ben kaldık. İfadesini bulmamış bir ergenin yüzü gibi allak bullak her şey İhsan. İhsan inanır mısın tam da şu anda gelecekten bir not geldi. Şöyle diyor: “Sadece devam et. Sonunda beni bulacaksın.” Hay senin ben… Bir yaşam tutturulmuş elimize, bir göz, bir de dudak verilmiş yüzümüze İhsan. Hoş şeyleri gözümüzle süzmeyi, kötü şeylere dudak büzmeyi öğrenmişiz ve gidenin arkasından ağlamayı. Bir yaşam tutturulmuş ellerimize, sonra salıverilmişiz. Gördüm tebessümün, iyiliğin, hoşluğun kötülüğünü, kokuşmuşluğunu, iki yüzlü, riyakar boşluğunu. Zaten okuduğum en iyi kitapları da bu iyiler, güçlüler, mübarekler yazmadı. Acizler, düşkünler, günahkarlar, zayıflar yazdı en iyi kitaplarımı. Çünkü en iyi onlar okudu insanları. Evet bir böceğin fikirlerinden etkilendim İhsan, sen de mi kınayacaksın yoksa beni? Kınarsan kına İhsan ama şunu da unutma: Belki yaşadığımız olayları tamamıyla hatırlayabiliriz. Ama bir zamanlar nasıl hissetmiş olduğumuzu asla tam olarak hatırlayamayız. Ne kadar uğraşsak da buzlu bir camın ardında git gide kararan bir “anı” olmaktan çıkaramayız bir zamanlar hissettiğimiz şeyi. Halbuki hissettiğimiz o şeyi -bu çoğu zaman bir ilk gençlik aşkından dolayıdır, bazen artık asla bir araya gelemediğin eski bir arkadaş gurubuyla olan anılarından dolayıdır, bazen bir kırılmadan, bazen bir farkındalıktan dolayıdır, hiç fark etmez- tam olarak hissettiğimiz o anlarda, bu hissin hayatımızın en önemli şeylerinden biri olduğunu hemen kavrarız. Belki asla bir daha öyle hissedemeyeceğimizi bilsek de, o an nasıl hissettiğimizi sonsuza kadar hatırlayacağımızı düşünürüz. Halbuki hatırlanan şeyler, bizzat olaylardır, olgulardır. Belki kişilerin geçmişte kalan halleridir. Ama asla tam olarak bir zamanlar nasıl hissettiğimizi hatırlayamayacağız. İşte bütün yaptığım bir zamanlar ne yaşadığımı değil de, nasıl hissetmiş olduğumu hatırlamaya çalışmaktı İhsan. O yüzden böyle sakat bir metin ortaya çıktı. O yüzden mantık ve kurgu hatalarıyla dolu hikayem. Artık biliyorsun İhsan. Böyle olması da kaçınılmazdı. Bir düşüncenin, bir hissin romanı ancak böyle olurdu. Ayrıca İhsan, saçmalamak ile iyi bir şeyler ortaya koymak arasında sanıldığı kadar çok mesafe yoktur. Bir şey gerçekse güzel, güzelse gerçek olmak zorunda değildir biliyorsun İhsan. Hem gerçek çok aydınlıktır. Fakat sanılanın aksine yalan, aydınlığı daha çok sever ve onu daha çok istimal eder. Kamaşmış gözlerin ardına saklanmayı sever yalan. Karanlık masumdur. Kapa gözlerini. Çabuk kapa İhsan! Sadece beyninde rahat edebiliyorum. Karanlık masumdur. İçinde yalana yer yoktur. Gerçeğe de olmadığı gibi… Offf! Sana soluksuzca yazmak soluğumu kesti İhsan. Bazen bir sorunun cevabını bulamıyorum. Dramatik mi doğdum, dramatiğin içine mi doğdum, yoksa dramatik mi oldum? O kadar övdüğün idrakim de bir işe yaramıyor artık. Her geçen gün daha fazla soru cevapsız kalıyor İhsan. Çok tehlikeli bir yola girdim, çıkamıyorum İhsan. Tehlikeyi sezmek nasıl ki idrak işiyse, o an içinde bulunulan hoşluğu anlamak, tıpkı temas eden bir gün ışığı gibi, mutluluğu kavramak ya da onun tarafından kavranmak ve o mutluluğun (damağında kalan bir tadı hatırlamak gibi) dimağında, zaman zaman hatırlanacak ve tebessüm edilecek bir tat olarak yer etmesini sağlamak da, idrak işidir. Biliyorum İhsan, biliyorum dostum ne bağ kaldı ne bağlam. Ama inanır mısın bu beni hiç rahatsız etmiyor. Bazı öğeleri eksik, bazı öğeleri lüzumsuz, uzun ve bozuk bir cümle değil mi hayat en nihayetinde. Cümleler niye hayat gibi olamıyor İhsan. Çok rahatsızım İhsan. Ayrıca tanıdığımız insanların neredeyse yarısından çoğu, şu soruya muhatap olmayı hak ediyor: “Sen kimsin, hayatımdaki yerin ve kalıcılığın ne ölçüde ki, sözlerinle ve davranışlarınla bana bu kadar rahatsızlık veriyorsun?” Sana rahatsızlık mı veriyorum İhsan? Bir insanın olduğundan başka birine dönüşme ihtiyacını, istediğini, çabasını kim göz ardı etmeli İhsan. Değişime kim dudak büzmeli. Hepinizi reddediyorum İhsan! İçinde hiçbir kıpırtı, sancı, acz bulunmayan, yüce sessizliğin sonsuz ayetlerini dinliyorum. Sizin kibarlık dediğiniz şey, çoğu defa kibrin üstünü örten zarif bir örtüden başka bir şey değildir. Ben kibar biri değilim İhsan, biliyorsun. Erken yaşlarda henüz temiz ve iyi olan bir tabiatın, çevresindeki her şeye içindeki iyiliği izafe etmesi, çevresindekilerin rengi ne olursa olsun, onları iyiliğin beyazına bürüyüp görmesi, her şeyin arkasında bir iyi niyet araması ne kadar gerçekliğe ve yaşama tersse, ileri yaşlarda kirlenen bir tabiatın, bütün renkleri olduğu gibi görmeye müsait bir hale gelmektense, her şeye içindeki kara(n)lığı izafe etmesi de o kadar onulmaz bir bir yanlıştır. Ama nereden bilecektik ki? Cahilliğimizin affedilir bir yanı var mı İhsan? Biri çıkıp da bütün bu cahilliklerimizi affetsin İhsan? Çünkü, çünkü yaşadığımız hayatın düşündüğümüz kadar kafiyeli olmayışındandı cahilliğimiz. Belki de uyumaya değil dinlenmeye ihtiyacımız vardı. Belki de yıllarla hiçbir problemimiz yoktu. Sadece gözlerinin yorgunluğu vardı üzerimizde birinin. Olamaz mı?

(Roman dosyamdan yer alan ve kahramanım Hurşit’in arkadaşı İhsan’a yazdığı bu mektup bir parça kurgudur efendim, ciddiye almayın!)

Abdulkadir Kızıltaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s