Cahilliğin insana hüzün vermediği yaşlar geride kalmıştı. Bilgisizliğin ve öngörüsüzlüğün derin bir kırılmaya neden olduğu yaşların ise ilk günleriydi. Uyandığında saat, 17.05’ti. O kadar uyumuş muydu gerçekten? Neredeyse akşam olmuştu. Bugünkü dersi de kaçıracaktı. “Neyse, zaten bugün cuma, pazartesi kesin giderim”, diye düşündü Hurşit. Bütün bir yazı muavinlik yaparak geçirmişti. Aylarca doğru düzgün yatamamıştı. Sırtı üstü, yüzükoyun, kurbağalama, yana doğru kıvrılıp yatmalara doyamıyordu. Bütün gününü evde uyuyarak geçiriyor, sadece gece yarısı dışarı çıkıp, biraz adımlıyordu. Bu yürüyüşler sırasında başını kaldırıp bakıyordu istikbaline, görebileceği kadar kapsamlı görmeye çalışıyordu her şeyi. Göz alıcıydı gökyüzü. Serin, mavi ve karanlıktı gece. Okulun başlayalı tam üç hafta olmasına rağmen henüz hiçbir derse gitmemişti. İki hafta daha böyle devam ederse, derslerin tamamından devamsızlık yüzünden kalacaktı. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü ikinci öğretim okuyordu Hurşit. Dersleri her akşam saat 17.15 başlıyor, saat 22.00’a bazen 23.00’a kadar sürebiliyordu. Yatak olarak kullandığı kanepesinden aşağı sarkan elini, vücudunun geri kalanının yanına, battaniyenin altına çekti. Bir ölü teni kadar serindi. Yaşam için gerekli olan ısıyı kaybetmiş gibiydi ve vücudunun neresine değse orasını tedirgin ediyordu. Sobasına baktı, çoktan sönmüştü. Uyumadan önce sobaya attığı birkaç kalınca tahta, daha Hurşit ilk rüyasını görürken yanıp kül olmuştu. Biraz ihmalkarlığından, biraz da bütün yaz canını dişine takarak çalışıp biriktirdiği bir avuç paraya kıyamadığından hala kömür almamıştı. Şimdilik odunlukta eski kiracıdan kalma yüz kilo kadar tahtayı yakıyordu ısınmak için. Henüz ekim ayının başlarında oldukları için ona yetiyordu. Zaten Gaziantep’te ekim ayında bu kadar soba yaksa, millet ona gülerdi. Ama burası farklıydı. Burası Türkiye’nin soğuğuyla meşhur üç ilinden biriydi. Burada, “şu temmuz soğukları da bir geçeydi hele” diye şakalar yapılıyormuş duyduğuna göre. Şadırvanlarda ayaklarında takunya, yakasız gömleklerinin yenleri dirseklerine kadar çemrenmiş, takma dişlerini çıkarıp musluğun başına koymuş, abdest alan piri faniler, bu şekilde latifeleşiyormuş birbirleriyle.

. Battaniyeye bir tepik atıp doğruldu Hurşit. Ayağa kalkıp sobanın yanına gitti ve demirine elini sürdü. Tıpkı bir çocuğun ateşini ölçer gibi, elinin ayasını sobanın soğuk demirine iyice yapıştırdı. Çocukluğundan beri alışkanlık edindiği şekilde, uyanınca çoktan sönmüş sobaya elini vurur, ne kadar soğuk olduğunu hissederdi. Böylelikle rüyaların, hülyaların ılık atmosferinden realite denen metalimsi serinliğe geçişi daha kolay olurdu. Oda da, soba da, eli gibi buz kesmişti. Duvarlara, kapının tahtasına, cümle kapının demir sürgüsüne elini sürüp avluya çıktı. Akşam serinliğini içine çekti. Burnunun içindeki kıllar, içe çekilen serin havayla titredi. Gözleri hala hülyalı bakıyordu. Gözleri bu dünyayı tam olarak görmüyordu. Hülya neydi? Uyanıkken görülen rüya mıydı? Serap, Hülya, Rüya… Bütün düşler dişiydi. En güzelleri Rüya olmalıydı. Avluda vücudu hafiften titreyinceye kadar dikilip bekledi. Elini yüzünü, batan günün yarı aydınlık karanlığı ve başına buyruk esintileriyle yıkadı. Bir köşede üstü muşambayla örtülmüş odun yığını, hemen yanında da siyah bir zembil duruyordu. Zembili odunla doldurup içeri geçti. Bir hurdacıdan aldığı ikinci el sobasının kapağını açtı. Delinmek üzere olan soba kazanının içindeki geceden kalma külü döktü ve kazanı ağzına kadar tahta doldurdu. Odunların arasına gazete kağıdı sıkıştırdı. Bir parça gazeteyi de tutuşturup sobanın içine attı. Açık olan üst ızgaradan ateşin önce hafifce, sonra çıldırmış gibi dans edişini izledi. Bir süre sonra ateş büyük bir özgüvenle yanmaya başladı. Soba inliyordu. Güp, güp güp, güp, güp…! Sobanın böyle gümbür gümbür yanmasından çok hoşlanıyordu. Gözleri alevlere takılı biraz bekledikten sonra, odanın içinde sanki bir gömme dolapmış izlenimi veren sararmış tahta kapıya doğru yöneldi. Bu banyoya açılan kapıydı ve odanın içindeydi. Kapıyı açtı. Böylelikle banyo da biraz ısınabilirdi. İçeri girdi. 44 numara olan ayaklarının zar zor sığdığı minik bir lavabo, üstünde beş kollu altın rengi bir musluk, musluğa takılı bir karış hortum, (su sıçramasın diye) köşede altta ise aynı tarz bir musluk ve musluğun altında bir hamam küveti bulunuyordu. Küvetin olduğu tarafa bakarken “bir tabure almalıyım”, diye düşündü. Elini yüzünü yıkadı. Duvara asılı çatlak aynadan yansıyan genç yüzüne baktı. Yabancılık çekti. Ama üç günlük sakalı hoşuna gitti.

Bu evi sevmişti. Dış kapıdan içeri girip avluyu geçtiğinizde merdivenlerin olduğu tarafa değil de, Hurşit’in olduğu evin kapısına yönelirseniz, kapıdan içeri girdiğinizde sizi iki metre kare kadar bir antre karşılar. Antrenin iki tarafında birbirine bakan iki kapı vardır. Sol kapı Hurşit’nın sobayı kurduğu, içinde banyosu olan odaya, sağ kapı ise soğuk odaya açılır. Hurşit buraya soba kurmadığı için adını soğuk oda koymuştu. Mutfak girişteki iki metre karelik antre dediğimiz yerdeydi. Kapıyı açar açmaz karşınızdaki duvara monte edilmiş demir saçtan yapılma eğreti bir lavabo ve bulaşıklık vardı. Bu lavabo ve bulaşıklığın altı, bir lastik ipe geçirilmiş, eni iki metre, boyu bir metre çiçekli bir bezle kap kaçak yeri olarak örtülmüştü. Tuvalet avludaydı ve ev sahibiyle ortak kullanılıyordu. İki katlı köhne bir evdi. Üstte ev sahibi, altta kendisi vardı. Süleyman Kargı’nın da dediği gibi “evi daha fazla anlatmaya lüzum yok”tu.

Ev sahibi yalnız başına yaşayan “Musa” adında bir piri faniydi. Hurşit ona “Musa Dede” diye hitap ediyordu. Bazen de sadece “dede” diyordu. İki katlı bu mütevazi evde, bir ev sahibi Musa Dede, bir de kendisi yaşıyordu. Musa Dede, “sen temiz yüzlü birine benziyorsun” deyip, evi hiç sorun çıkarmadan kiraya vermeye razı olmuştu ona. Demek birine güvenmesi için, kişinin temiz yüzlü olması yetiyordu Musa Dede için. Konuştuğu zamanlarda yosun yeşili gözlerini, Hurşit’in ela denebilecek alacalı, bal rengi gözlerine dikerdi Musa Dede. Dudaklarında hafif bir ihtizaz vardı. Dudaklarının titrek ve bilgece kıvrımı, gülünce daha titrek ve daha bilgece durmasını sağlıyordu. Küfünün altından görünen bembeyaz ama gür saçları, yarım karış kadar uzamış bakımlı sakalı, insanı gerçekten etkileyen keskin bakışlarını ve kıvrımlı dudaklarını tamamlıyordu. Evi ilk kiraladığı gün bu vakur duruşlu ama bir o kadar da mütevazi ve suskun dedenin karşısında sorusuz kalan bazı cevaplar sıralamıştı Hurşit.

“Gaziantepliyim dede. Öğrenciyim burada. Edebiyat okuyorum. Yani daha okuyaca[ğı]m. Yeni başladım üniversiteye. Sizin adınız neydi dedeciğim” dedi yağcı bir ses tonuyla.

“Musa”, dedi ihtiyar.

“Memnun oldum dedeciğim benim adım da Hurşit. Evinizi kiralamak istiyorum. Bir aşırılığım yoktur. Kirayı da aksatmadan öderim.”

Başını salladı Musa Dede, elini hafifçe, sanki bir kuşa dokunurcasına, belli belirsiz bir temasla, Hurşit’in omzuna dokundurdu ve “hayırlı olsun evladım, güle güle otur” dedi. Başka da bir şey demedi. Lafı uzatmayı seven biri değildi demek ki. Ardından Musa Dede bir şairin sözüne uyar gibi, ağır ağır çıkarken merdivenlerden, Hurşit, “ne kadar da kolay oldu” diye geçirdi aklından. “Sahi ne kadar kolay olmuştu ev bulmak. Ha, dur bir dakika. Ne kirayı konuştuk ne de başka bir şeyi. Bu nasıl bir şey oldu böyle. Neyse, çok paragöz birine benzemiyordu dedem, fahiş bir kira isteyecek hali de yoktu herhalde. Hayırlı olsundu.” O günden bu yana üç hafta geçmişti. Pek sessiz biriydi Musa dede. Ara sıra avludan camı tıklatır, “yemek yaptım evladım, boş kabı beni bulamazsan avluya bırak” der, yavaşça gözden kaybolurdu. Hurşit daha, “sağ ol dedem, zahmet oldu dedem, Allah razı olsun dedem, yemek yapmayı öğreneyim en kısa zamanda ben de size getireceğim inşallah dedem” diye mahcubiyetten kıpkırmızı olmuş bir halde gevelenirken, Musa Dede çoktan avluda bir gölge olur, üst katın merdivenine doğru ilerlerdi.

Yıkadığı elini, yüzünü, güllü işlemelerini annesinin yaptığı, memleketten getirdiği havluyla kuruladı Hurşit. Yanan sobanın arkasına geçip oturdu. Odanın içine, biraz ayılmış, kendine gelmiş gözlerle baktı. Her taraf darmadağındı. Bavullar, kitaplar… Gözleri idareten küçük bir sehpanın üzerine yerleştirdiği otuz üç ekran tüplü televizyonunun kumandasını aradı bir süre. Aradığını bulunca “kapının arkasında ne geziyor bu?” diye geçirdi içinden. Televizyonu açtı, TRT’den saate bakıp kol saati ile eşleştirecekti. Ekranın altında saatin 17.36 olduğunu tebliğ ediliyordu. Kendi kol saati 17.30’u gösteriyordu. Her gün aşağı yukarı beş dakika geri kalıyordu anlaşılan. Zaten sahibine çekmeyen mal haramdı.

Uzun yıllar üzerinden atamadığı bir geri kalmışlık duygusu yaşıyordu Hurşit. Her güne, her insana, her şeye geç kalıyormuş gibi hissediyordu. Geç kaldığı için, korkuyor, korktukça geri duruyor ve daha çok geç kalıyordu. Bu durum, bu hisler içinde garip bir hüznün oluşmasına neden oluyordu. Zaten hayatı berbat eden hep bu iki şey değil miydi? “Korku ve hüzün”, bütün arıza bu ikisinden doğmuyor muydu? Yeni insanlarla tanışmaktan, yeni bir başlangıç yapmaktan, üniversite denen şeyden, hocalardan, her şeyden korkuyordu Hurşit. Sanki büyük bir akışın içinde bir anda yutulacakmış gibi korkuyordu. Televizyonu kapattı. Görsel medya da, en az yazılı medya kadar sığdı onun için. En iyisi kitaplardı. Kitapların dünyası kendisini de, düşündüklerini de, hislerini de içine alabilecek kadar derindi. Sığ şeylerden nefret ederdi. Bir gün boğulacaksa eğer derin sularda boğulmalıydı. Kitaplarına gözü ilişti. Bir meydan savaşında şehit düşmüş askerler gibi, odanın her yerine saçılmışlardı.  Bir aşırılığı olmadığı konusunda kısmen yanılıyordu Hurşit. Onu diğer insanlardan ayıran bir takım zihinsel ve düşsel aşırılıkları olduğu bir gerçekti. Zira her gün uyandığında, henüz gözlerini yarı açmış, yarı açamamışken dilinin uçuna sanki biri söylettiriyormuş gibi dolanan cümleleri olurdu Hurşit’in. Bu durum yıllarca devam etti onda. Yataktan kalkar kalkmaz neredeyse istemsizce dudakları kımıldar ve ne dediğinden evvela kendisinin haberdar olmadığı bir takım şeyler gevelerdi. Buna birçok defa kendi de şaşırır, bunun mistik bir takım şeylere işaret olabileceğini düşünür, ürperirdi. Ama biraz daha etraflıca düşününce, bir şeyler okuyarak ya da karalayarak geçirdiği bütün bir gecenin ardından uykuya daldığı için, çalışırken uykuya geçen bir bilgisayar gibi, açık dosyalarla birlikte uykuya daldığı için, böyle bir şey olduğuna kanaat getirdi. Fakat bütün gün boyunca yazdığı, düşündüğü cümleler içinde en çok beğendiği cümleleri ise, bu uyanır uyanmaz diline dolanan cümleleri olurdu. Bunlar sanki ona ait sözler değilmiş gibi gelirdi. Sanki zihninin içinde kendisinden daha çok gelişmiş, ikinci bir kendisi söylerdi bu sözleri. Bu sabah ne demişti peki kendisine, daha çok gelişmiş olan bu ikinci kendisi. “Geceler fazla aydınlık geçen saatleri hazmedemeyen beyinlerin kusma vaktidir.” Evet, aynen böyle demişti. “Unutmadan bunu hemen günlüğüme not etmeliyim” diye düşündü. İyi de günlük neredeydi? Oldukça dağınık ve unutkan bir gençti Hurşit. Zavallı annesi evin içinde onun sağda solda bıraktığı, unuttuğu şeyleri toplamaktan ikrah etmişti. Hurşit’in zihninde de durum pek faklı değildi doğrusu. Darmadağın bir zihni vardı. Günlük olayları, ne yapması gerektiğini, av evvel ne yediğini, (sehpanın üstünde duran önceden alınmış, yarısı yenmiş dönerin diğer yarısıydı yediği) aldığı dönerle ayrana ne kadar verdiğini, her şeyi unuturdu. Ergenlik dönemini yaşayan her gencin durumu üç aşağı beş yukarı böyleydi. Ama yine de Hurşit’in durumu biraz aşırıydı. Onun ilginç olan bir yönü de, yaşananların üzerinde belli bir süre geçince, yani yaşanan şeyler yavaş yavaş tarih olmaya yüz tutunca, her şeyi bütün ayrıntısıyla hatırlamasıydı. Çocukluğunu bütün ayrıntısıyla hatırlıyordu mesela. Bu yaz muavinlik yaparken yaşadıklarını, bütün şoförleri, hatta neredeyse bütün yolcuları hatırlıyordu şimdi. Yaşadığı anı, bulunduğu zaman içinde kabullenemeyen, onu kayda almayan, ön bellekte bulanık bir şekilde beklemede tutan ve her şeyi ancak üzerinden belli bir süre geçince kayda alan tuhaf bir belleği vardı. Şimdi çayı sobanın üzerine koyan, memleketten getirdiği fıstıklı helvanın düşünü kuran, açlıktan midesi kazınan Hurşit’e, dün gece ne yapmıştın deseniz eminim size hemen cevap veremeyecektir. Allah’tan ben vardım. Ama o, henüz benim varlığımdan haberdar değildi. Ara sıra beni sezdiğini düşünmüyor da değildim hani. Fakat bunun bir önemi yoktu. Anlayamadığı bir sezgiydim onun için ben. Nereden geldiği ve sonu nereye varacağı belli olmayan, kavranamayan, anlaşılamayan, sınırları çizilmemiş bir sezgiselliği ve bu sezgisellikle hareket etmeyi doğru bulmuyordum.

Sobanın üzerine koyduğu çaydanlık “içime her ne koyduysan çoktan demlendi” manasına gelen bir takım sesler çıkardı. “Tamam tamam” dedi Hurşit. İnce belli çay bardağına, tek demlik demlediği çayı, (altlı üstlü çay demlemeyi sevmezdi) çıkan buharı izleyerek ve bardağa dolan çayın şıkırtısına kulak vererek doldurdu. Yarım somun ekmeğini açarak içine fıstıklı, halis helvayı gömdü. Yarım somun ekmeğini içindeki helvanın şekli belli olana kadar büktü, kıvırdı ve dürüm yapıp ucunu ağzına soktu. İştahla yiyordu. Yanağında bütün bir öküzgözü erik varmışçasına, top şeklinde bir kabarıklık meydana geldi. Üstüne dudağının ucuyla çayını yudumladı. Bütün taşralı çocuklar gibi o da azığıyla içeceğini aynı ayna tüketirdi. Karnını fıstıklı helva, yarım somun ekmeği ve bir demlik çayla doldurduktan ve doyurduktan sonra sobanın arkasında iyice yayılarak, sırtını duvara verdi. O kadar aşağı kayarak oturmuştu ki, ayak ayak üstüne attığında, üste kalan ayağı başının hizasını hayli geçmiş bulunuyordu. Kitap okumadığı ve bir şeyler karalamadığı ya da sokakta kulağında kulaklık, ne kadar yürüyeceğini ve nereye gideceğini hesaplamadan keyfince yürümediği zamanlarda sobanın arkasında bu şekilde oturup düşünmeyi, hayal kurmayı, zihninde kelimelerden bir oyun parkı kurmayı, yine kelimelerden olan salıncaklarda sallanmayı, kelimelerden sıypacaklarda (kaydırak) kaymayı severdi. “Kimim ben?” diye sordu kendine. Kısa süredir deneyimlediği yalnızlığına hemen bir üst görev ve ideal izafe etmeye başladı. İçinde bulunduğu durumda kendini tanımlamaya koyuldu. Kimim ben? Kendi kendine yaşama uzmanı. Kafasına çok şey takılan bir kendi kendine yaşama uzmanı. Kafama takılan soruları kendi kendime soruyor ve kendi kendime cevaplıyorum. Çayımı demleyip kendime bir çay koyup kendi kendime içiyorum. Yemeğimi kendim pişirip kendim yiyorum, elbiselerimi kendim ütüleyip kendim kendime giydiriyorum. Bu kadar kendi kendine olmanın oluşturduğu hasarı, arızayı başkalarıyla çözemeyeceğimi, bunun üstesinden yine kendi kendime gelmem gerektiğini biliyorum. Yalnız kalmaya mahkum değilim. Yalnız kalmayı tercih ediyorum. Aslında istediğim zaman, istediğim kadar yalnız kalabilme özgürlüğünü tercih ediyorum. İnsanların arasına karıştığımda, bu özgürlüğümü hemen elimden aldıklarını birçok defalar görmüştüm. Yoksa mutlak yalnızlık Allah’a mahsustur. Haşa! Ben öyle bir şey istemiyorum, öyle bir şeye dayanamam da.” Dayanacaktı. Tıpkı sürekli düşündüğü Allah’ı gibi, mutlak yalnızlığına hayali insanlar yaratarak çare bulmaya çalışacaktı. Tıplı sürekli düşündüğü Allah’ı gibi, kendi yarattığı insanlardan kendini anlamasını bekleyecekti. Anlamayanları cezalandıracaktı. Bazen onlara küsecekti, konuşmayacaktı onlarla. Ama gözü hep onların üzerinde olacaktı. Her hareketini, her sözlerini takip edecek, yönlendirecekti onları. “Kendimle baş başa kaldığım zamanlarda tıpkı bir çay gibi demlendiğimi hissediyorum. İnsanlarla beraberken biriktirdiğim demlerin bir anda açıldığını düşünüyorum. Yalnızken yakaladığım yoğunluğun, kıvamın insanlarla iken seyreldiğini görüyorum. Kendimi dinlerken, bir nebze olsun özel olduğumu, önemli olduğumu duyumsuyorum. İnsanlarla iken, hiçbir özelliği olmayan, hiçbir önemi olmayan biri gibi buluyorum kendimi. Bunun sebebini hala çıkarabilmiş değilim. Sırf bu yüzden yalnızlığımı bir mabet eyledim kendime. Bir gün insanların içindeyken bütün bu hissettiklerimi hissetmediğim zaman, mabedimden ebediyen çıkacağım” şeklinde bir takım şeyler düşünüp duracaktı. Sıcaktan iyice mayışmıştı Hurşit. Yerde Galip’in Hüsn ü Aşk’ı vardı. Kitabı alıp okumaya niyet ettiği an ile, kitaba uzanıp almaya niyet edeceği an arasındaki anda şöyle düşündü Hurşit: “Sahiden öyle miydi? Eski şairlerimizin, ozanlarımızın dediği gibi hava onlar üzgün olduğu için mi bozuktu? Sevgili şöyle bir göründü diye mi güneş açmış, pırıl pırıl bir güne uyanmıştı insanlar? Öyle tuhafım ki, gerçeklik denen şey bana o kadar batıyor ki, bir fırsatını bulsam handiyse inanacaktım vallahi. Düşünse”n”e şöyle bir dünyadayım. Moralim bozuk yürüyorum, hava da bozdu. Benden olmasın sakın?! Hem benimle hiçbir alakası yoksa havaların, benimle ilgilenmiyorsa havalar, sıcağından soğuğundan bana neydi! Ben niye onunla ilgileneydim. Mevsimsiz de yaşayamaz mıydı insan? Her mevsim “sen” olursun olur biterdi. Gülersi“n” güneş açar, ağlarsı“n” bulutlar toplanır, yağmur yağar, kızarsın şimşekler çakar tepeme, küsersi“n”, her yer buz olur donardı yüreğimde. Dedim ya sizin gerçeklik dediğiniz, dünyam diye bağrınıza bastığınız, nefesim diye içinize çektiğiniz, benimsediğiniz şeyler bana çok batıyor. Fırsatını bulsam “adımı deliye, …ümü çalıya” koyardım. Çıkar giderdim aranızdan. Üçlere, yedilere, kırklara karışırdım vallahi…” Unutmamak için hemen günlüğüne kaydettiği bu sözlerinde kendisine, kaderine, geleceğine dair bir şifre kelime vardı Hurşit’in. O da muhatap alınan bir ikinci tekil şahıstı. “Sen”di. Fakat o bunu bilmiyordu. Belki de insanın geleceği, kaderi o kadar da gizemli bir şey değildi. Henüz hiçbir şey olmamış, kayda değer hiçbir macera yaşamamış birinin gelecekte neler yaşabileceğini belirleyen şey, düşünceleri evirip çeviren ve belli bir kıvama geldikten sonra kişiye servis eden kalabalık bir heyetti belki de. Kaderimizi kafamızın içinde yazıyorduk belki de. Levhi mahfuz denen şeyin, bir kopyası, bir prototipi bizim zihnimizde olabilir miydi? Hurşit ciddi bir “sen” açlığı çekiyordu. Onun aradığı şey, bütün bir ömür boyunca muhatap alacağı, seveceği bir “sen”di. “Sen” onu sevmese de olurdu, o “sen”i sevmek ve “sen”le söyleşmek istiyordu. Yanılıyor muydu peki? Eğer yanılıyorduysa bu yanılgı ne kadar sürecekti? Bu durumda “siz”ce Hurşit’in başına ne gelecekti sayın okuyucu? Platonik bir gezegende, başka bir dünyanın sadece kendisini yakan cehenneminde cayır cayır yanacak mıydı? Kim bilir? Belki “sen” bilirsin.

Abdulkadir Kızıltaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s