Kimselerle birkaç kelamdan fazla konuşamadığı dönemiydi Hurşit’in. Üniversite’nin ilk yılıydı.

“Yabandı yaban!”

“Sen sus! Biz konuşuyoruz burada!”

Derisi çok inceydi. Biraz kurcalayınca hemen acılar, kırgınlıklar, küskünlükler vuruyordu yüze, ılık ve kesif kanlar gibi. Suyla temizlenmekten çok uzaktı hayalleri. Bir roman yazma yeltenmesi döneminde, tabi yine “Tutunamayanlar”ın tesiriyle, tutunamayanları değil de, “başkaları yerine, başkalarının namına tutunanları” anlatmalıyım demişti, kendi kendine. “Mesela annemi anlatmalıyım mutlaka” demişti. O zamanlar başkalarının can sıkıntısını gidermek için kalkıştığı davranışlar, söylediği sözler henüz Hurşit’te refleks olmaya başlamamıştı. Keşke herkes kendi can sıkıntısına, kendisi çare bulsaydı. Ne zaman canı sıkılan bir şımarığın, canının sıkıntısına çare olmak için amansızca çırpınan birini görse, içi burkulur, yüreği ezilirdi. Çok acırdı onlara. Akıl vermek ister ama hemen vazgeçerdi bu düşüncesinden. Ne hali varsa görsündü herkes. Annesi bir zamanlar ne kadar ailesi zengin ve kendisi şımarık çocuk varsa hepsine bakıcılık yapmıştı. Canları çok sıkılıyordu bu zengin ailelerin. “Hay Allah bildiği gibi yapsın!”

Gündüzleri birbirinden bağımsızmış gibi gelen zamanlar yaşıyordu Hurşit. Geceler birbirine eklenmiş, upuzun tek bir anın devamı gibiydi. Şu an mesela nasıl bir gece geçirdiğinden habersizdi ama bildik bir yoldaydı Hurşit. Şu an deniliyorsa, yine mesela sabaha karşı 04.30 gibiydi. O kadar olmuş muydu? Olmuştu. Ne kadar çabuk geçip gidiyordu zaman. Henüz hava aydınlanmamıştı ama aydınlanacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Hurşit pek emin değildi. Bildik bir yolda, bir şey bilmeden ve bir şey hatırlamadan yürüyordu bazen. Bazen de doğan günün onu çarptığı oluyordu. Çarpılmıştı Hurşit. Geçici bir hafıza kaybı yaşıyordu sanki. İçinde bulunduğu güne ve geceye dair birçok şeyi hatırlamıyordu. Böyle zamanlarda yalayıp yuttuğu, her paragrafını ezbere bildiği tarihçeyi hayatının bir tek satırını bile hatırlayamaz, boğulur gibi olur korkudan ya kafasını soğuk suyun altına koyar ya da hemen kendini dışarı atardı. Bereket ki hemen geçerdi bu şey. Ama bu defa ki biraz uzun sürmüş olmakla beraber kesik kesik, kopuk kopuk anlar, bazı bazı hatırına gelen insanlar, arada sırada duyup düşündüğü laflar dışında bir şey hatırlamıyordu. Tıpkı Marcel Proust’un o müthiş eseri “Kayıp Zamanın İzinde” de anlatmak istediği gibi “kayıp”tı anılar ve o bu kayıp anıların, yaşanmış, belki de yaşanmamış, (kimsenin bileceği yoktu) zihnindeki çöplüğünde kaybolmuştu. Ama onun, yirmi yıl bir odada oturup “Albertine” bana ne demişti ya da ne dememişti diye düşünecek hali yoktu.

Saat 04.35. Hurşit belirgin bir insiyakla dışarı çıktı. Akıl mantık falan yoktu. İnsiyaktı. Sorsan hava alacaktı. Musa Dede’yi takip edecekti. Sabahın köründe nereye giderdi bir ihtiyar? “Nereye gidecekti. Sabah namazına mahalle camisine gidiyordu.” Mahalle camisi dediysek öyle böyle bir mahalle camisi değildi. Akşemsettin’in silah arkadaşlarından birinin türbesi varmış bu camide. “Akşemsettin kalem kullanmamış mıydı?” Demek kalem de bir silahtı. Dikkat etmek lazımdı, insanın elinden bir kaza çıkmaması için. “Türbe neydi?” Mezar gibi bir şeydi herhalde. “Caminin içinde mezarın ne işi vardı?” Neyse! Namaza gidiyormuş işte. “Korkuyor muydu Hurşit, bu yalnız ve tuhaf ihtiyardan? Neden takip ediyordu onu?” Yok, korkmuyordu da, anlamaya çalışıyordu. Anladı, abdesti varmış, direk camiye girdi Musa Dede. Hurşit da direk camiye daldı. Tabi o zamanlar, bile bile abdestsiz namaz kılmanın insanı dinden imandan çıkaracağını bilmiyordu. Musa Dede’nin onu fark ettiğini fark etmedi Hurşit. Safların arasına karıştı ve uydu hazır olan imama. Önce sünnetti, bunu biliyordu. İki sünnet, iki farzdı. Daha önce hiç sabah namazı kılmamıştı. Gerçi hala kılmış sayılmazdı. Abdestsiz namaz, namaz değildi. Uydum hazır olan nefsime. Dinini camide bıraktı çıkarken Hurşit. Allah’tan çıkışta istemsizce bir kelime-i tevhit zikri dudaklarından döküldü de, habersizce çıktığı dinine çok geçmeden geri döndü. Musa Dede’yle namaz bitince selam verilirken göz göze geldiler. “Acaba onu takip ettiğimi fark etti mi?” diye düşündü Hurşit. Selam verildikten sonra, namaz sonrası zikirler eda edildi. Bitince kalkıp dedenin yanına gitti.

“Günaydın dedem, Allah kabul etsin.”

“Allah kabul etsin evladım.” Kısa bir süre sessizlik oldu aralarında. Musa Dede, Hurşit’in tuhaf bakışlarına karşılık, “ben şurada benim gibi piri fani arkadaşlarımla zikre katılacağım evladım. Gelmek istersen buyur”, dedi. “Olur” dedi Hurşit. Altı yedi kadar ihtiyar, Akşemsettin’in silah arkadaşı olduğu söylenen mübareğin türbesine yakın bir yerde daire çizecek şekilde bağdaş kurup oturmuşlardı. Musa Dede aralarına sıkıştı ve Hurşit de onun yanına ilişti. Zikir esnasında bir ara elinde tespih olan tek kişi tespihi önüne düşürdü. Bir süre adamın önünde kalınca, Hurşit tespihe uzandı. Tespihi aldığı eline, Musa Dede öyle bir şaplak attı ki, tespih elinden düştü ve “Allah” diye nida etti Hurşit. Yaratıcıyı içtene yakın bir hisle zikir ettiği ilk an, o an oldu Hurşit’in. Sonradan dini tasavvufi Türk edebiyatı dersinde öğreneceği üzere bu tür zikirlerde bir baş zakir olur, tespih bu baş zakirin elinde bulunur ve zikri o yönetirdi. Yalnız Musa Dede, eline okkalı bir şaplak atıp tespihi düşürdüğü o an, garip bir duygu hissetti Hurşit. Musa Dede, bir anda bıyığı, saçı, kaşı her yeri kapkara bir boya ile boyanmış altmış yaşlarında bir ihtiyara dönüştü. Elinde de kocaman bir kamyon direksiyonu vardı. Pardon, otobüs direksiyonuymuş! Kendisinin eli de otobüsün çekmecesinde bir şey arıyordu.

“O çekmecede değil, altında diye eline vuruyordu kara bıyıklı, kara saçlı bu ihtiyar şoför. Sonra aslında bu adamın sakalı kesilmiş, bıyığı, kaşı ve saçı boyanmış Musa Dede’nin ta kendisi olduğunu fark etti Hurşit. “Musa Dede! diye bağırdı birden.”

“Höst! Ne dedesi ulan” dedi Musa Dede. “Uykusuzluktan kafayı yedi manyak” diye veriştirmeye devam etti. Akabinde dikiz aynasından “3” numaralı koltukta oturan, tuhaf giyimli, koca memeli bir kadını görünce, yüzünde oldukça ibne bir gülümseme meydana geldi şoförün. Musa Dede’ye ne yapsan da böyle ibnece gülemezdi. “Ulan arabada “lastik” varmış, niye söylemiyorsun”, diye çıkıştı Hurşit’e.

“Ama Dede..!”

“Başlatma lan dedene şimdi. “Pala” derler bana. Ver o gözlüğü, şaşı olduk güneşte. Git bana az şekerli bir kahve kap çabuk. Bardağı yarım doldur yakma bizi.”

 Hurşit kalktı, koltuklara tutunarak otobüsün orta kapısına doğru ilerledi. Arkadan Musa Dede kılıklı, Pala Musa Dede olan şoför söylenmeye devam ediyordu.

“Ulan bu mu üniversite sınavını kazanmış. Daha hangi peronda kaç yolcu indi, kaç yolcu bindi onu saymaktan aciz. Ben böyle avanak çocuk görmedim.”

Ön koltukların birinden, muhtemelen “1” numaralı koltuktu, bir ses şoföre seslendi. “Avanak demeyelim efendim. Hayalperest desek daha yapıcı olurdu.” Belli ki bu Hurşit’in kırklı yıllarındaki haliydi. Arkadan biri (kaç numaralı koltukta olduğu belli değildi)”ben Hurşit’in otuzlu yıllarındaki haliyim, diye lafa karıştı. Belli olmuyor mu? Onun gibi avanak mıyım ben? Kırklı yaşlarımda, yirmili yaşlarımdaki halime hoşgörüyle yaklaşmış olmam beni ilgilendirmez. Ben hala onu affedemiyorum. İleride affetmiş olmam beni ilgilendirmez” dedi. Hurşit “bir de bunlar çıktı başımıza” diye hayıflandı kendilerine. Kendinden ve kimden kaç kişi vardı bu otobüste belli değildi. Kırklı yaşlarında olan amca, Pala’yı paylamaya devam ediyordu. Pala’nın da altta kaldığı yoktu. “Ama arkadaş, daha bugün Konya otogarında yaşlı başlı bir karı koca çifti unuttu. Son anda fark ettik de dönüp aldık garibanları. Antep’e vardığım gibi yemin olsun indirece[ği]m arabadan. Böyle avanak oğlanlarla çalışamam ben. Kırk yıllık şoför Pala’yım ben.” Kırk yıldan aşağısını tecrüben saymıyordu belli ki. Otobüsün orta kapısına varan Hurşit’in gözleri, kapının üstünde asılı olan siyah poşetlere ilişti. “Bu ne ola ki, diye düşünmeye kalmadı o poşetlerden birini kaptığı gibi içine ağız dolusu kustu.  O an, derinlerden gelen garip bir insiyak, dudaklarını kıpırdatmaya başladı. “Temas eden ve sonra yayılan, genişleyen, tek bir andan ibarettir yaşam. Bütün yaptıklarımız, tıpkı bulutların arasından süzülen bir yağmur tanesinin yere düşüşü ve yerdeki bir su birikintisiyle temas edişi ve o an suda yayılması, dalgalanması, genişlemesi gibi bir şeydir. O ilk anın, temasın yayılmasıdır yaşam ve ardından gelen durgunluktur ölüm.” Dışarıda insana bitimsizmiş gibi gelen bir yağmur yağıyordu. Camlara çarpan ve aşağı doğru süzülerek inen sayısız yağmur tanesi vardı. “Vaktim olsaydı bu yağmur tanelerini saymak isterdim” diye geçirdi aklından Hurşit.

“Yaa Haaaaaayyy!!!” diye kükredi önde Pala. Öyle bir kükredi ki ciğerlerinden gelen havanın tazyiki ile bıyıkları iki uçlu bir çatal gibi öne doğru dikilip kaldı bir süre. Aksi gibi  otobüsün camları zangır zangır titremeye, Hurşit’in elindeki bardak eğilip bükülmeye başladı. Yüreği ağzına geldi zavallının. Ayağının altındaki zemin hamur gibi yumuşadı. Yığılıp kaldı olduğu yere.

ABDULKADİR KIZILTAŞ

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s