OTUZ BİR YAŞ ŞİİRİ

şaka değil otuz bir yaşındayım
yoldan falan bahsedecek değilim
keramet yolda değil çünkü
keramet otuz birde
şaka değil otuz bir yaşındayım
sipsivri bir tepenin..
açtırmayın ağzımı!
kaç akü yaktım
kaç kayış attım
siz biliyor musunuz
buraya tırmanana kadar
şaka değil otuz bir yaşındayım
yaşımı başımı aldım ben
peki ne yapmalıyım?
şanzımanı takıp eşşek vitesine
saatte yüz altmış kilometre ile
gözümün gördüğü yere kadar
yuvarlanmalı mıyım?
şaka değil ulan otuz bir yaşındayım!
keramet yaşta, başta, elde, avuçta..
değil biliyorum
keramet tekrar edip duran..
açtırmayın dedim ağzımı!
el çekin işte yaramızdan
el çekin yara ettiğiniz yaşamlarımızdan
yoksa..
yoksa ne?!
yoksa bir bok olacağı yok!

Abdulkadir Kızıltaş

HEPİNİZ BİR BEN TEK!

“Her şeyi anlamak, herkesi affetmektir” demiş Tolstoy. Bu ne biçim laf Tolstoy! Ne yapacağız şimdi biz bu lafla. Ben her şeyi anlayamadım. Haliyle herkesi de affedemedim. Ama zamanla orta yolu buldum. Orta yol denen şeyin, herkesin deve kervanı gibi, peş peşe gittiği bir ana cadde, bir şehrah olmadığını fark ettim. Orta yol denen şey, herkesin kendi yolunu bulması demekmiş. Benim orta yolum yazmakmış. Yazıp geçtim ben de. Gülüp geçmeyi öğrenemedim, ağlayıp geçmeyi, rahatlamayı beceremedim. Boş verip geçemedim. Yazıp geçtim ben de. Geçelim..!

Hayatta en büyük aymazlıklarımdan biri de, kişiye gerçekte olduğu ölçüde bir vahşiliği, acımasızlığı hiçbir zaman yakıştıramamış olmamdı. Halbuki insan zalim ve cahildi. Bunu ben söylemiyordum. Bunu mal sahibi söylüyordu.

En yakın zamanın üzerinden bin yıl geçmiş gibi.

Kabuslarımız da olmasa her şey ne kadar da sıradan olurdu!

Bir süre kendimden kurtulmak için yazdım. Bir süre de kendim denilen o kişiyle yüzleşmek için, şimdi ise…

Tükettikçe tükenen bir döngü içinde ilerliyoruz. Bilinmedik bir şey mi ki bu? Bilinmedik ne kaldı ki kendi bilinmezliğimizin dışında? Kızgın bir tavanın üstündeki bir kalıp margarin gibiyiz. Git gide bütünlüğümüzü kaybediyoruz. Yayıldıkça ve daha çok şeye temas ettikçe ve yandıkça tecrübemize tecrübe kattık, tekamül ettik, bir halt olduk sandık. ( “Olduk sandık” gözü tırmalayan, selaseti, belagati bozan yanlış bir kullanım oldu. Bir de eğitimci olacaksınız… Olmayacağım! Bana uzattığınız bütün dallardan kopacağım. Ölüp ölüp dirilen ve yüz yıllardır aynı şeyi tekrar eden, zombi bir papağan olmayacağım. Kafa eti yemeyeceğim ben.) Halbuki biçim değiştirmekten başka bir şey yapmadık. Bir şeylere katılacak, bir şeyleri bize katacak ve karıştıracaklar bizi. Altımızdaki ateş hep açık kalacak. Sonra yutulup, hazmedilecek ve toprağa karışacağız. Bu arada tüm bunlar olurken, günler batıp batıp çıkmaya devam edecek. Öyle uzun boylu değil. Güneşin battıktan sonra arsızca yeniden doğması ve hiçbir şey olmamış gibi tekrar batması ve bir sonraki gün yine doğacak olması bile işin ciddiyetini fark etmememize, cılkını çıkarmamıza ve bazen delirecek gibi olmamıza yeter de artar bile. Gibisi, girdisi, çıktısı, boyası, mübalağası ve tekrarı çok yaşamlarımızın. Kurgusu zayıf çoğumuzun. Olmadı baştan yazalım diyecek vakit yok. Adımını attığın anda yarıladığın bir yoldasın. Göz açıp kapayıncaya kadar her şey çoktan bitmiş olacak. Alışamayacaksın, ne yaparsan yap! Ne komik değil mi? Bir şey yaptığını sanmak. Neyse… Neyse… bu lafı da ergen bir kız çocuğundan öğrendim. Neyse tamam! Neyse ne! Neyse o! Neyse! Ardından koştuklarım ardımda kalmış. Geçmek ulaşmak değilmiş meğer! Bitimsiz bir yolda amaçsızca ilerliyorum. Ardından koşulacak bir şey yoksa, yolun ne önemi var! Neye yarar yol! Bir yere varmaya mı? Yolların hiçbir yere varmadığını öğreneli çok oldu. Neyse! Karanlık fazla ciddi, aydınlık fazla laubali. Karanlığı hazmedemeyip ağız dolusu aydınlık kusuyor günler. Bitkiler bu kusmukla besleniyor. Soran olursa “fotosentez yapıyoruz canııım”, diyorlar. Biz de yiyoruz. Hem de yıkamadan. Zehirleniyoruz tabi. Birbirimize bulaştırıyoruz yaşamlarımızı. Peki ne yapmalı? Ne aptalca bir soru değil mi? Peki ne yapmalı? İnsanlar da bu soruyu ciddiye alıp binlerce yıldır cevap vermekle uğraşıyorlar. Ne yazık!

Ne yapmalı?!

İçinde “sen” olmayan bütün zamirleri tedrisattan kaldırmalı. Giriş, gelişme, sonucu bir de bağlamı yargılamadan asmalı. Anlamsız yargılardan kaçınmalı. Düşünceler, cümleler özgürce akmalı. Bir damla suyun, başka bir damla suya soracak hesabı olmamalı. Birbirine karışıp akmalı. Çağlamasa da olur, akmalı. “Ne diyor bu?”, “ne diyorum ben?” gibi cümleler kullanılmamalı.

Adam sen de sus artık yeter! Çocuklar uyuyor. Kapat ışıkları…

Yani hasılı dostum, gündüzü ayrı bela, gecesi ayrı bela tüm zamanların…

Bedel ödememiş her idealistin yaptığı her türlü propaganda tiksindiriyor beni. Kişinin hakikat söylemesi, doğru konuşmasıyla ilgilenmiyorum ben. Doğrunun, yanlışın ötesinde, onları bir kenara koyarak konuşuyorum, bu mümkünse eğer, biraz açık konuşayım, hakikat fahişeliği yapmanın lüzumu yok diyorum beyler. Yani diyorum ki, beni ittiğiniz o çukurda unutun.

Size bir insanın nasıl tehlikeli bir şekilde düşünebileceğini göstereceğim. Marvel kahramanı Charles gibi düşünerek felç edeceğim sizi. Daha siz bu kafayla çok korkacaksınız düşüncelerden, yazılardan. Zaten amaç bu değil mi? Korkutmak! Ben de oyunu kuralına göre oynayacağım. Sizi insanlığınızdan korkutacağım. Düşünmeme fırsat verdiğiniz için pişman edeceğim sizi.

Kimi tehdit ediyorsun biraz açık konuş.

Hepinizi!

Hepimizle başa çıkamazsın!

Uzatmayın. Ben kararımı verdim. Hepiniz bir, ben tek. Tek kale olacak. Kural yok.

Abdulkadir Kızıltaş

ÇAM DEVİRMEK, HEM DE KELİMELERLE

Birçoğumuzun sorunu yeterince çam devirdikten sonra biraz durup dinlenmemek, kendimizi dinlememektir.

Yok, inan ki çam devirmeye lafım yok. Hepimiz bütün o havalı pozlarımıza, dik kuyruklarımıza rağmen, batmanla çam deviren dal…aklardan başka bir şey değiliz çünkü. Bana koyan, beni müteessir eden diyeyim hadi, bu kadar çamı devirdikten sonra, biraz oturup soluklanmamak, inatla çam devirmeye devam etmektir. Geberene kadar bu böyle mi devam edecek? Durup dinlenmeyecek, kendimizle yüzleşmeyecek miyiz? Şu … kafasını dinleyemeyecek miyiz hiç? Yoksa yanlış anlaşılmasın, gerçekten çam devirmeye falan lafım yok benim. Köküne kıran mı girdi çamların, çamlara acıdığımdan mı sanki! Yeter! Ben artık yalan duymak istemiyorum. Ne kadar büyürsek büyüyelim, karşının elindekinde gözü kalan aç gözlü bir çocuktan farkımız yok.

 Kelimeler ne çabuk dökülüyor ağızdan, kalemden, klavyeden… Dikkat etmesen adamın başını belaya sokacaklar. İki ucunu birleştiremediğim düşler; yırtık, pervasız, hayasız, korkusuz kelimelerle kalakaldım. Allah iyiliğimi versin.

Abdulkadir Kızıltaş

Dönüşüm

Çok fazla yürüdüm düşünerek. Önce ayağım kırıldı yürüyemedim bir süre. İyileştikten sonra eskisi gibi yürüme isteği kalmamıştı içimde. Ağır aksak yürümek hoşuma gitmiyordu çünkü. Ben de sadece düşünmeye başladım. Sonra kafam kırıldı. Zihnimin içinde tertemiz bir boşluk oldu. Düşünmek de istemedim sonra. Elime kalemi aldım sadece. Kalem ne dediyse onu yazdım. Pozisyonumu hiç bozmadan bir poz verdim hayata ve şimdi o pozu yazıya döküyorum. Sonuna bir ek alınca yumuşayan o malum sessiz harfler gibiyim. O sarp yama“ç”lar artık yama“c”ında dolaşmaktan vazgeçtiğim yerler olmaya başladı. Ben geri dönmek istiyordum. Bütün sevdiklerimle, ailemle bir arada olmak istiyordum. Endişelerin beni kontrol etmesine müsaade etmeyecek sadece bir arada olmayı ve sağlık dilemeyi tercih edecek kadar gelişmiş bir beyne sahip olacaktım. Dönüşüyorum. Dönüşerek yok oluyorum. Yok olarak yeniden doğuyorum. Tek kazanımım beynimin içinde her geçen gün sayısı artan kıvrımlar oldu. O kıvrımlar, hepinizi, içinde bulunduklarınızla beraber yutmaya yetecekti. Unutkanlığımın, boş vermişliğimin altındaki deham herkese yetecekti.

Anlamak istiyordum. Tıpkı bir esinti gibi, her şeyin üstünden hafifçe esmek ve usul usul kalkan, uçuşan yaprakların altındaki ıslak toprakta aslında neler gizlendiğini görmek istiyordum. Hafif bir rüzgar gibi nazikçe değmek ve anlamak istiyordum her şeyi. Odada sessizce otururken kitaplığa ilişti gözüm.

Abdulkadir Kızıltaş

şiir kokuyor ağzım

bu akşam gene
leş gibi şiir kokuyor ağzım
aklım başımda değil
gözüm bulanık görüyor
bıraksalar sabaha kadar saçmalarım
bıraksalar..
oysa bıraksalar..
yüzlerce mısra yazarım
bıraksalar kelimeler
özgür ve vahşi atlar gibi
dıgıdık, dıgıdık, dıgıdık..
koşsaydı alan mı yok
bıraksalar..
beygir çok da
okuyan adam yok
neyse ki ben
içmeden de sarhoş olabilen
serseri bir müminim
neyse ki ben..
bırak arkadaş ya

Abdulkadir Kızıltaş

İHSAN’A MEKTUP

Oturduk o akşam İmaret Cami külliyesinin içinde artık bulunmayan o ağacın altında, en az bizim kadar gariban ve en az bizim kadar kırık olan o bankın üstünde, hava nasıldı şimdi net hatırlamıyorum, yüzde doksan bulutluydu, yağmur yağmıyordu ama kokusu havayı sarhoş etmişti çünkü, güzeldi İhsan, bir bankın üstünde oturmak, birlikte Tanrıya inanmak, güzeldi… Belki güçlü değil ama iyi hissettiriyordu. O akşam, gelecekten korkmak da güzeldi birlikte. Geleceklerimiz o kadar da öngörülemez değildi İhsan. İkimizin ki de birbirinden  …tan olacağa benziyordu.

Ne söyleyeceğimizi bilemeden dakikalarca oturmak da güzeldi İhsan, birbirimizi hiç anlamadan anlamak da… Ben mi sana özenmiştim yoksa sen mi bana bilemedim. İkimiz de birer antika bulmuştuk. Aslında elimize birer soğuk ve paslı teneke parçası geçirmiş, antika olduklarına dair birbirimizi kandırıyorduk İhsan. Ben sana inanıyordum, karşılığında sen de bana inanıyordun. Elinde değersiz bir şeyi değerliymiş gibi tutan birinin halinden, elindeki değersiz şeyi değerli bilen bir başkası anlardı ne de olsa. Birbirimizin halinden anlıyorduk İhsan.

Solmuş, terbiyeli ve mutsuz olan gıdalar çabucak pişer ve lezzetli olurlarmış İhsan. Bizim dostluğumuz da öyleydi, çabucak pişti ve çok lezzetliydi. Çünkü ikimiz de terbiyeli çocuklardık İhsan, her önüne gelen bizi terbiye etmişti, iyice solmuştuk ve çok mutsuzduk.

Birileri bizi pişirip yedi İhsan. Aynı kazanda piştik, ayrı tabaklarda servis edildik. Sen bir …çocuğunun ağzının suyu akarak çatalını sırtına batırdığı “her zamankinden”i, oldun, ben de bir başkasının. Bizi her gün dirhem dirhem yediler. Kimsenin boğazında kalacağımız da yoktu İhsan. Hakkı değil, bizzat kendisi yenen kullardık biz. Durumumuz tam Allahlıktı.

Sevgiler…

Abdulkadir Kızıltaş

Kelimeler ve sınanmış duygular

Sınanmış ve cayır cayır yanan duyguların her zaman varlığını hissettiren yapısını çözmeye uğraştım bir süre.

Anladım ki kelimelere haksızlık ediyorduk. Kelimeler yetersiz falan değildi. Bundan daha büyük bir iftira, daha büyük bir hakaret olabilir miydi kelimelere?

Taş atıp da kolunu yormadan, artık her neresiyse, içine doğan zor bir duyguyu ifade etmekten yüksünen bir takım eşrafın ortaya attığı ve alayının da üstüne balıklama daldığı bir iftiradır kelimelerin yetersiz oluşu.

Kelimeler yetersizmiş! Yetersiz olan sensin. Senin iraden. Hayır efendim kelimeler gayet de yeterli! Her şey anlatılabilir, her şey ifade edilebilir. Yeter ki onu anlatabilecek cesaret ve samimiyet olabilsin insanda.

Siz mi? Size lafım yok efendim. Sizinle işim olmaz benim. Benim işim okuyan, düşünen insanlarla. Siz gidin para biriktirin, birbirinizi çekiştirin, iftira atın, dedikodu yapın, insanların ekmekleriyle oynayın, kulaktan dolma birkaç sözle koskoca hayatlar hakkında ahkam kesin, utanmayın, sıkılmayın, okumayın, düşünmeyin, hissetmeyin, antipati yapmayın, hayal kurmayın.

İyi ki dile dolanacak, uğraşılacak başka hayatlar var. Yoksa iyiden bir “hiç” gibi hissederdiniz kendinizi. Allah korusun, oturup kendinizi dinlemek zorunda kalır ve içinizde ne büyük bir boşluk, ne büyük bir sessizlik ve ne büyük bir karanlık taşıdığınızı fark ederdiniz.

Kendinizle yüzleşip de ne kadar boş insanlar olduğunuzu fark etmekten, böyle bir su-i akibetten muhafaza etsin Allah sizi.

Abdulkadir Kızıltaş

Avuntu

Tıpkı ölümün çaresinin olmadığı gibi, acizliğin de bir çaresi yoktu. Bir üniformanın üstünde olan forslar gibi, insandan parayı, teveccühü, delicesine adanılan işleri ve (çoğu sahte olabilen) dehayı söküp atsan, geriye acizlikten başka bir şey kalmazdı. Ben en yalın, en gösterişsiz acizlerdendim. Tek servetim bir avuç avuntuydu. Tek yapabildiğim yenilerini biriktirmekti.

Abdulkadir Kızıltaş