FİKİRLER

Bazı fikirler size saplanır, bazı fikirlere ise siz saplanırsınız. İlki, yani nispeten küçük olanı, size saplandığı yerden sökülüp atılabilir. İkincisi, yani her şeyinizi içine alabilecek kadar büyük olanı, sizi bulunduğunuz yerden söküp atabilir. Bu defa ilkinden farklı olarak saplanan ve sökülüp atılması gereken şey bir fikir değil, sizsinizdir. Ne ise, her halükarda, neredeyse bütün fikirler birer saplantıdır.

Abdulkadir Kızıltaş

Hazımsızlık…

Hazmetmesi gerekiyordu. “Bazıları yürüyerek, bazıları yatarak” yapardı bunu. O yatarak yapanlardandı. … ise yürüyerek yapanlardandı. Hazmetmek için Türkiye’nin en doğusundan en batısına yürüyerek gidebilecek kadar çok yürüdü. Hazım sonradan geldi, en soysuzundan. Gecenin her katmanında yürüdü …, sonsuz bir hazmetme açlığıyla.

Abdulkadir Kızıltaş

zayıf kurgu

Her ne kadar yeterince başarılı sayılmasa da, yazarının içinde rahatça konuşabilmesi, hayal kurabilmesi için gerekli imkanları barındıran “idare eder” bir kurgu gibiydi yaşamım. Ne başı belliydi ne de sonu. Karakterler nerede duracağını, ne söyleyeceğini, ne zaman söyleyeceğini bilmez bir halde şaşkın şaşkın ortalıkta dolaşıyorlardı. Kurgusu pek de başarılı sayılmazdı yaşamımın. Yazar, zihnimdekileri kusayım da ne olursa olsun havasındaydı. Neyse ki ben de bu durumu pek takmıyordum. Kurgusunu pek önemsemediğim yaşamımda bereket ki rahatça düşünebiliyor ve istediğim gibi hayal kurabiliyordum. Bu hayatta tamamen bana ait olan tek şey kafamın içiydi. Ne haysiyetim, ne zamanım, ne de bedenim, hiçbirinin sahibi ben değilmişim gibi davranıyordu insanlar. Haliyle yaşadığım hayat bana yetmeyince, biraz daha öz güvenli olsaydım o zamanlar, muhtemelen yaşadığım hayata sığmayınca bile derdim, yaşadığım hayata sığmayınca, ben de ikinci bir dünya daha yarattım zihnimde. Bu dünyayı kimseyle paylaşmıyordum. Dolayısıyla kimsenin ırzına geçmediği, kimsenin küçümsemediği, kimsenin çıkarlarına göre şekillendirmediği, çünkü varlığından bile haberdar olmadığı dünyam, bu haliyle ne kadar küçük olursa olsun kimseyle paylaşmadığım için, bana yetiyordu. İçinde yaşadığım ve herkesle paylaştığım diğer dünyadan bile geniş geliyordu hatta bana alternatif dünyam. Bu ikinci dünyam, arada kaçıp kafamı dinlediğim içinde doğru düzgün mobilya bile olmayan yazlık evler gibi değildi. Ara sıra kaçmıyordum ben bu alternatif dünyama, her zaman oradaydım. İki dünyada birden yaşayıp iki işi birden götürüyordum. Gerçi insanlar bu dünyamdan habersiz olduğu için beni avanaklıkla, aklı bir karış havada olmakla, ahmak olmakla, unutkan olmakla suçluyorlardı. Halbuki ben  onların ilgilendikleri şeylerle, o kadar da ilgilenmiyordum sadece. Bu da bir tercih meselesidir olsa olsa.

Abdulkadir Kızıltaş

Bizden sonra…

Bir yerlerde birileri için, bir melodi çalmaya başlar. O kişi o melodiyle yavaş yavaş kafasını sallar, ayaklarını topuklarının üzerinde kaldırıp indirir belki. Kalkıp dans etmeye başlarsa ne ala. İşte bu kadar. Hep bir yerlerde, birilerinin hayatının şarkısı başlar. O birileri de bu şarkıyla ritim tutar ve şarkı biter, kişi dans etmeyi, ritim tutmayı bırakır. Sonra sahneden iner. Onun yerini bir başkasının bir başka şarkısı alır, ritimlerinin yerini başka ritimler alır, bir perde kapanır, hemen ardından bir başkası açılır. İşte hayatın anlamı bu kadar. Dünya kurulalı beri sayısız insan bu sahneye bir anda, büyük bir anlaşılmaz ve kapalılık halinde çıkıyor, biraz dans ediyor ve bir anda çıktığı anlaşılmazlık içinde sahneden inip gözlerden kayboluyor. Dayanılır gibi değil. Bu sahneyi kuran zat, daha kaç kişinin şarkısını başlatıp, daha kaç kişinin ritim tutmasına müsaade edecek bilmiyoruz. Bizden önce yaşamış insanların, ırkların, yaşamlarını -bize nakledildiği ölçüde- gözümüzde canlandırmaya çalıştığımızda, gözümüzde canlanan şey işte bu kadar. Bütün o korkular, üzüntüler, korkuların ve üzüntülerin zehirlediği sevinçler, evet böyle, zehirlenmemiş bir tek sevinç gösteremezsiniz bize, uğruna ırkların birbirine girdiği büyük savaşlar, en büyük aşklar, o en büyük uğraşlar bizim gözümde işte bu kadarcık görünüyor. Müziği başlayan bir oyuncunun ritim tutması… İşte hepsi bu kadar. Belki ve varsa dahası, bizden önce ritim tutan insanların hatırasıyla yaşayıp ritimlerini tutan bizler, bizden sonra gelecek olanlara ritimlerimizin hatırasını bırakmaktan başka bir şeye kadir değiliz. Bizler, şu an ritim tutanlar, şu an dediysek bizim içinde bulunduğumuz, sizin için geçmiş olan bir an diyoruz yani, bizden öncekilerin ritimleriyle, ritimleri ara ara bozulanlar, bizden sonrakilerin hatırlarına ara ara düşecek ve onların da ritimlerini bozacak olanlar… cümlenin orta yerde ve yarıda kalmasını teesürle müşahede etmekle beraber daha fazla söyleyecek sözümüz kalmadığını belirmek isteriz. Tam da işin doğasına uygun şekilde. Bir anda kesildi müzik. Bizim suçumuz değildi. Sevgiler..

İmza: yüzyıllar, bin yıllar önce yaşamış tüm insanlar.

Abdulkadir Kızıltaş

Kalem, Kelimeler ve Tanrı…

Tanrı bir zaman, henüz zamanın olmadığı bir zaman, kendi bilinmezliği içinde kaleme emretti. Yaz, dedi. Kalem harekete geçti. Büyük bir eser meydana getirildi. Adı: İnsan, Konusu: Yaratılış, Türü: Dram, Yazarı: Tanrı. Yine Tanrı’nın buyruğu üzere bu eser arştan ferşe indirildi. Tanrı’nın bir çırpıda bitirdiği bu şaheser, yer yüzünde binlerce yıldır okunmasına rağmen sonu bir türlü gelmedi. Daha kaç sayfa kaldığını kimse bilmez. Son bölüme gelindiği düşünülüyor. Her insan bu eserin içinde bir kelimedir. Saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok kelime okundu, geçildi. Eser şu an bizden bahsediyor. Yakında bizim de bahsimiz kapatılacak.

Abdulkadir Kızıltaş

 

Yalnız kurtlar gibi…

En Allahsız gecelerimin sabahında bile, duyduğum sabah ezanlarının samimiyetine inanırdım ben. Gecenin en sessiz, en derin ve en son karanlığında, sessizliği yırtarcasına okunan ezanın etkisiyle, ezanla beraber mahallede uluyan itler gibi heyecanlanırdım hep. Fakat gıkım çıkmazdı benim. Bir çakal gibi karanlığın ortasında pustuğum yerden sessizce gözümü açıp kulak kabartırdım sadece, ezan sesine ve bu sesten tedirgin olan it ulumalarına. Nadir de olsa tekrar uyuyamadığım olmuştur sabah ezanından sonra. Gün ağarmaya yakın çıldırmışcasına bir neşeyle öten serçelerin sesleriyle hayrete düşerdim. Sessizliği bozan bir çağrıya, karanlığın yırtılıp günün ışımasına, yani olup bitenlere, hayvanlar, hadi eskilerin tabiriyle diyeyim, daha hüşyarlardı sanki. Yanılıyorumdur kesin tabi. Yoksa hiç hayvan insandan daha hüşyar olur mu?
Ne ise. İşte böyle bir sabah, henüz serçeler delirmemişken, bir it öyle güçlü ve öyle acı bir sesle uludu ki, tüylerim diken diken oldu. İster istemez yarattıklarının şerrinden tam olan kelimelerine sığındım o zatın. Ben de bir it olsaydım, muhtemelen, az evvel uluyan it gibi ulurdum hiç durmadan, yalnız fakat, insanlara uzak bir tepeden ama, evet kurtlara öykünerek, evet insanların çok uzaklardan sesimi duyup irkilecekleri güvenli bir mesafeden.. korku salardım insanlara. Öyle az evvel ulu orta uluyan it gibi ulu orta ulumazdım işte. Çünkü her an kafasının ortasına kocaman bir taş yiyebilirdi böyle yapmakla. Kanlar ve kırıklar içinde kalan bir iti kim umursardı ki. Akıllı bir it olurdum ben. Beni umursamayan insanları ben de umursamazdım. İnsanlardan uzak, gecenin karanlığında, bir tepenin üstünde, dolunaya karşı ulurdum ben. Yalnız kurtlar gibi..

Abdulkadir Kızıltaş

Klasikler ve çeviri üzerine (Salyangoz vaa yen mi?)

Birazdan yazacaklarım müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi bir şey olacak ama olsun. Az evvel Louis Ferdinand Celine in Yiğit Bener tarafından çevirilmiş Gecenin Sonuna Yolculuk u bitirdim. Ama ne çeviri be arkadaş. Ömrümde böylesini görmedim. Çocukken, “mahallede sürteceğine oku da adam ol” diye okumuş adam olmuş eşin dostun, elime tutuşturduğu klasiklerin berbat çevirileriyle okumaktan da adam olmaktan sıtkım sıyrılmıştı. Ne okumak ne de adam olmak istemiyordum. O kadar meth edilen klasikler meğer çer çöpmüş diye düşündüm. Tabi o zamanlar bir klasiğin birçok çevirisi olduğundan haberdar değilim. Cahillik işte. Sonraları, çok sonraları yani, Ayşe Hacıhasanoğlu ile tanıştım. Baktım iş öyle bildiğim gibi değilmiş. Sonra, yani daha bir iki yıl önce Roza Hakmen ile tanıştım. Ancak bu kadar olur dedim. Şimdi de Yiğit Bener. Ömrümde ilk defa bir roman için çevirmeninin yazdığı bir son sözü en az romanın çevirisi kadar beğendim. Hatta ilk sayfada roman devam ediyor sandım. O kadar yazarıyla özdeşleşmiş bir çevirmen. Boşuna dememişler “kendisi yaratamayan, kendisinin söyleyecek sözü olmayan kimse başka birinin dediklerini de çeviremez” miş diye. Kıskanmamak, imrenmemek işten bile değil. Bu arada bu kadar gavurları okuyacağına biraz da kendi milettinin edebiyatını oku diyenler olacaktır. Onları da okuyorum elhamdulillah. Fakat onlara dair mütalaalarımı bu kadar işin uzmanının olduğu bir platformda ifade etmekten içtinab ediyorum. Ne ise “dilden gelen elden gelse, her fukara padişah olur” diyip kabuğumuza çekilelim.

Abdulkadir Kızıltaş

Naber yakışıklı?

Bir yetişkinin sırf laf olsun diye ya da anne babasının gönlünü hoş etmek için kendisine söylediği bir iltifatı ciddiye alan ve onu hayatı boyunca unutmayan çocuklardık biz. İlk gençlik yıllarında ise yine birinin, sırf laf olsun diye, belki de o an söylenecek daha iyi bir hitap şekli aklına gelmediği için, “naber yakışıklı” demesiyle, gerçekten yakışıklı olduğu için böyle söylendiğini düşünecek kadar safdil insanlardık biz. Duyduğumuz pek çok şeyin ciddiye alınmayacak şeyler olduğunu çok sonraları öğrendik.

Abdulkadir Kızıltaş

Yüzleşme

İnsanlar, izlediği filmlerde, okuduğu kitaplarda, kendileriyle karşılaştıklarında ne yapıyorlar çok merak ediyorum. Tanımamazlıktan falan mı geliyorlar acaba kendilerini? Ne kadar silik, ne kadar kötü  ve ne kadar sıradan olduklarını görmüyorlar  mı? Bütün bu eserlerde bahsedilen insanlar uzaydan mı ithal ediliyor? Haklarında kitaplar yazıp, filmler çekip uzayın boşluğuna geri mi salıyorlar bu insanları? Yok canım! Tabii ki o insanlardan değilim ben. Siz de değilsinizdir kesin. Kim bu hayatların sahibi?

Abdulkadir Kızıltaş