ÇAM DEVİRMEK, HEM DE KELİMELERLE

Birçoğumuzun sorunu yeterince çam devirdikten sonra biraz durup dinlenmemek, kendimizi dinlememektir.

Yok, inan ki çam devirmeye lafım yok. Hepimiz bütün o havalı pozlarımıza, dik kuyruklarımıza rağmen, batmanla çam deviren dal…aklardan başka bir şey değiliz çünkü. Bana koyan, beni müteessir eden diyeyim hadi, bu kadar çamı devirdikten sonra, biraz oturup soluklanmamak, inatla çam devirmeye devam etmektir. Geberene kadar bu böyle mi devam edecek? Durup dinlenmeyecek, kendimizle yüzleşmeyecek miyiz? Şu … kafasını dinleyemeyecek miyiz hiç? Yoksa yanlış anlaşılmasın, gerçekten çam devirmeye falan lafım yok benim. Köküne kıran mı girdi çamların, çamlara acıdığımdan mı sanki! Yeter! Ben artık yalan duymak istemiyorum. Ne kadar büyürsek büyüyelim, karşının elindekinde gözü kalan aç gözlü bir çocuktan farkımız yok.

 Kelimeler ne çabuk dökülüyor ağızdan, kalemden, klavyeden… Dikkat etmesen adamın başını belaya sokacaklar. İki ucunu birleştiremediğim düşler; yırtık, pervasız, hayasız, korkusuz kelimelerle kalakaldım. Allah iyiliğimi versin.

Abdulkadir Kızıltaş

Reklamlar

Dönüşüm

Çok fazla yürüdüm düşünerek. Önce ayağım kırıldı yürüyemedim bir süre. İyileştikten sonra eskisi gibi yürüme isteği kalmamıştı içimde. Ağır aksak yürümek hoşuma gitmiyordu çünkü. Ben de sadece düşünmeye başladım. Sonra kafam kırıldı. Zihnimin içinde tertemiz bir boşluk oldu. Düşünmek de istemedim sonra. Elime kalemi aldım sadece. Kalem ne dediyse onu yazdım. Pozisyonumu hiç bozmadan bir poz verdim hayata ve şimdi o pozu yazıya döküyorum. Sonuna bir ek alınca yumuşayan o malum sessiz harfler gibiyim. O sarp yama“ç”lar artık yama“c”ında dolaşmaktan vazgeçtiğim yerler olmaya başladı. Ben geri dönmek istiyordum. Bütün sevdiklerimle, ailemle bir arada olmak istiyordum. Endişelerin beni kontrol etmesine müsaade etmeyecek sadece bir arada olmayı ve sağlık dilemeyi tercih edecek kadar gelişmiş bir beyne sahip olacaktım. Dönüşüyorum. Dönüşerek yok oluyorum. Yok olarak yeniden doğuyorum. Tek kazanımım beynimin içinde her geçen gün sayısı artan kıvrımlar oldu. O kıvrımlar, hepinizi, içinde bulunduklarınızla beraber yutmaya yetecekti. Unutkanlığımın, boş vermişliğimin altındaki deham herkese yetecekti.

Anlamak istiyordum. Tıpkı bir esinti gibi, her şeyin üstünden hafifçe esmek ve usul usul kalkan, uçuşan yaprakların altındaki ıslak toprakta aslında neler gizlendiğini görmek istiyordum. Hafif bir rüzgar gibi nazikçe değmek ve anlamak istiyordum her şeyi. Odada sessizce otururken kitaplığa ilişti gözüm.

Abdulkadir Kızıltaş

şiir kokuyor ağzım

bu akşam gene
leş gibi şiir kokuyor ağzım
aklım başımda değil
gözüm bulanık görüyor
bıraksalar sabaha kadar saçmalarım
bıraksalar..
oysa bıraksalar..
yüzlerce mısra yazarım
bıraksalar kelimeler
özgür ve vahşi atlar gibi
dıgıdık, dıgıdık, dıgıdık..
koşsaydı alan mı yok
bıraksalar..
beygir çok da
okuyan adam yok
neyse ki ben
içmeden de sarhoş olabilen
serseri bir müminim
neyse ki ben..
bırak arkadaş ya

Abdulkadir Kızıltaş

İHSAN’A MEKTUP

Oturduk o akşam İmaret Cami külliyesinin içinde artık bulunmayan o ağacın altında, en az bizim kadar gariban ve en az bizim kadar kırık olan o bankın üstünde, hava nasıldı şimdi net hatırlamıyorum, yüzde doksan bulutluydu, yağmur yağmıyordu ama kokusu havayı sarhoş etmişti çünkü, güzeldi İhsan, bir bankın üstünde oturmak, birlikte Tanrıya inanmak, güzeldi… Belki güçlü değil ama iyi hissettiriyordu. O akşam, gelecekten korkmak da güzeldi birlikte. Geleceklerimiz o kadar da öngörülemez değildi İhsan. İkimizin ki de birbirinden  …tan olacağa benziyordu.

Ne söyleyeceğimizi bilemeden dakikalarca oturmak da güzeldi İhsan, birbirimizi hiç anlamadan anlamak da… Ben mi sana özenmiştim yoksa sen mi bana bilemedim. İkimiz de birer antika bulmuştuk. Aslında elimize birer soğuk ve paslı teneke parçası geçirmiş, antika olduklarına dair birbirimizi kandırıyorduk İhsan. Ben sana inanıyordum, karşılığında sen de bana inanıyordun. Elinde değersiz bir şeyi değerliymiş gibi tutan birinin halinden, elindeki değersiz şeyi değerli bilen bir başkası anlardı ne de olsa. Birbirimizin halinden anlıyorduk İhsan.

Solmuş, terbiyeli ve mutsuz olan gıdalar çabucak pişer ve lezzetli olurlarmış İhsan. Bizim dostluğumuz da öyleydi, çabucak pişti ve çok lezzetliydi. Çünkü ikimiz de terbiyeli çocuklardık İhsan, her önüne gelen bizi terbiye etmişti, iyice solmuştuk ve çok mutsuzduk.

Birileri bizi pişirip yedi İhsan. Aynı kazanda piştik, ayrı tabaklarda servis edildik. Sen bir …çocuğunun ağzının suyu akarak çatalını sırtına batırdığı “her zamankinden”i, oldun, ben de bir başkasının. Bizi her gün dirhem dirhem yediler. Kimsenin boğazında kalacağımız da yoktu İhsan. Hakkı değil, bizzat kendisi yenen kullardık biz. Durumumuz tam Allahlıktı.

Sevgiler…

Abdulkadir Kızıltaş

Kelimeler ve sınanmış duygular

Sınanmış ve cayır cayır yanan duyguların her zaman varlığını hissettiren yapısını çözmeye uğraştım bir süre.

Anladım ki kelimelere haksızlık ediyorduk. Kelimeler yetersiz falan değildi. Bundan daha büyük bir iftira, daha büyük bir hakaret olabilir miydi kelimelere?

Taş atıp da kolunu yormadan, artık her neresiyse, içine doğan zor bir duyguyu ifade etmekten yüksünen bir takım eşrafın ortaya attığı ve alayının da üstüne balıklama daldığı bir iftiradır kelimelerin yetersiz oluşu.

Kelimeler yetersizmiş! Yetersiz olan sensin. Senin iraden. Hayır efendim kelimeler gayet de yeterli! Her şey anlatılabilir, her şey ifade edilebilir. Yeter ki onu anlatabilecek cesaret ve samimiyet olabilsin insanda.

Siz mi? Size lafım yok efendim. Sizinle işim olmaz benim. Benim işim okuyan, düşünen insanlarla. Siz gidin para biriktirin, birbirinizi çekiştirin, iftira atın, dedikodu yapın, insanların ekmekleriyle oynayın, kulaktan dolma birkaç sözle koskoca hayatlar hakkında ahkam kesin, utanmayın, sıkılmayın, okumayın, düşünmeyin, hissetmeyin, antipati yapmayın, hayal kurmayın.

İyi ki dile dolanacak, uğraşılacak başka hayatlar var. Yoksa iyiden bir “hiç” gibi hissederdiniz kendinizi. Allah korusun, oturup kendinizi dinlemek zorunda kalır ve içinizde ne büyük bir boşluk, ne büyük bir sessizlik ve ne büyük bir karanlık taşıdığınızı fark ederdiniz.

Kendinizle yüzleşip de ne kadar boş insanlar olduğunuzu fark etmekten, böyle bir su-i akibetten muhafaza etsin Allah sizi.

Abdulkadir Kızıltaş

Avuntu

Tıpkı ölümün çaresinin olmadığı gibi, acizliğin de bir çaresi yoktu. Bir üniformanın üstünde olan forslar gibi, insandan parayı, teveccühü, delicesine adanılan işleri ve (çoğu sahte olabilen) dehayı söküp atsan, geriye acizlikten başka bir şey kalmazdı. Ben en yalın, en gösterişsiz acizlerdendim. Tek servetim bir avuç avuntuydu. Tek yapabildiğim yenilerini biriktirmekti.

Abdulkadir Kızıltaş

Hazımsızlık…

Hazmetmesi gerekiyordu. “Bazıları yürüyerek, bazıları yatarak” yapardı bunu. O yatarak yapanlardandı. … ise yürüyerek yapanlardandı. Hazmetmek için Türkiye’nin en doğusundan en batısına yürüyerek gidebilecek kadar çok yürüdü. Hazım sonradan geldi, en soysuzundan. Gecenin her katmanında yürüdü …, sonsuz bir hazmetme açlığıyla.

Abdulkadir Kızıltaş

zayıf kurgu

Her ne kadar yeterince başarılı sayılmasa da, yazarının içinde rahatça konuşabilmesi, hayal kurabilmesi için gerekli imkanları barındıran “idare eder” bir kurgu gibiydi yaşamım. Ne başı belliydi ne de sonu. Karakterler nerede duracağını, ne söyleyeceğini, ne zaman söyleyeceğini bilmez bir halde şaşkın şaşkın ortalıkta dolaşıyorlardı. Kurgusu pek de başarılı sayılmazdı yaşamımın. Yazar, zihnimdekileri kusayım da ne olursa olsun havasındaydı. Neyse ki ben de bu durumu pek takmıyordum. Kurgusunu pek önemsemediğim yaşamımda bereket ki rahatça düşünebiliyor ve istediğim gibi hayal kurabiliyordum. Bu hayatta tamamen bana ait olan tek şey kafamın içiydi. Ne haysiyetim, ne zamanım, ne de bedenim, hiçbirinin sahibi ben değilmişim gibi davranıyordu insanlar. Haliyle yaşadığım hayat bana yetmeyince, biraz daha öz güvenli olsaydım o zamanlar, muhtemelen yaşadığım hayata sığmayınca bile derdim, yaşadığım hayata sığmayınca, ben de ikinci bir dünya daha yarattım zihnimde. Bu dünyayı kimseyle paylaşmıyordum. Dolayısıyla kimsenin ırzına geçmediği, kimsenin küçümsemediği, kimsenin çıkarlarına göre şekillendirmediği, çünkü varlığından bile haberdar olmadığı dünyam, bu haliyle ne kadar küçük olursa olsun kimseyle paylaşmadığım için, bana yetiyordu. İçinde yaşadığım ve herkesle paylaştığım diğer dünyadan bile geniş geliyordu hatta bana alternatif dünyam. Bu ikinci dünyam, arada kaçıp kafamı dinlediğim içinde doğru düzgün mobilya bile olmayan yazlık evler gibi değildi. Ara sıra kaçmıyordum ben bu alternatif dünyama, her zaman oradaydım. İki dünyada birden yaşayıp iki işi birden götürüyordum. Gerçi insanlar bu dünyamdan habersiz olduğu için beni avanaklıkla, aklı bir karış havada olmakla, ahmak olmakla, unutkan olmakla suçluyorlardı. Halbuki ben  onların ilgilendikleri şeylerle, o kadar da ilgilenmiyordum sadece. Bu da bir tercih meselesidir olsa olsa.

Abdulkadir Kızıltaş

Bizden sonra…

Bir yerlerde birileri için, bir melodi çalmaya başlar. O kişi o melodiyle yavaş yavaş kafasını sallar, ayaklarını topuklarının üzerinde kaldırıp indirir belki. Kalkıp dans etmeye başlarsa ne ala. İşte bu kadar. Hep bir yerlerde, birilerinin hayatının şarkısı başlar. O birileri de bu şarkıyla ritim tutar ve şarkı biter, kişi dans etmeyi, ritim tutmayı bırakır. Sonra sahneden iner. Onun yerini bir başkasının bir başka şarkısı alır, ritimlerinin yerini başka ritimler alır, bir perde kapanır, hemen ardından bir başkası açılır. İşte hayatın anlamı bu kadar. Dünya kurulalı beri sayısız insan bu sahneye bir anda, büyük bir anlaşılmaz ve kapalılık halinde çıkıyor, biraz dans ediyor ve bir anda çıktığı anlaşılmazlık içinde sahneden inip gözlerden kayboluyor. Dayanılır gibi değil. Bu sahneyi kuran zat, daha kaç kişinin şarkısını başlatıp, daha kaç kişinin ritim tutmasına müsaade edecek bilmiyoruz. Bizden önce yaşamış insanların, ırkların, yaşamlarını -bize nakledildiği ölçüde- gözümüzde canlandırmaya çalıştığımızda, gözümüzde canlanan şey işte bu kadar. Bütün o korkular, üzüntüler, korkuların ve üzüntülerin zehirlediği sevinçler, evet böyle, zehirlenmemiş bir tek sevinç gösteremezsiniz bize, uğruna ırkların birbirine girdiği büyük savaşlar, en büyük aşklar, o en büyük uğraşlar bizim gözümde işte bu kadarcık görünüyor. Müziği başlayan bir oyuncunun ritim tutması… İşte hepsi bu kadar. Belki ve varsa dahası, bizden önce ritim tutan insanların hatırasıyla yaşayıp ritimlerini tutan bizler, bizden sonra gelecek olanlara ritimlerimizin hatırasını bırakmaktan başka bir şeye kadir değiliz. Bizler, şu an ritim tutanlar, şu an dediysek bizim içinde bulunduğumuz, sizin için geçmiş olan bir an diyoruz yani, bizden öncekilerin ritimleriyle, ritimleri ara ara bozulanlar, bizden sonrakilerin hatırlarına ara ara düşecek ve onların da ritimlerini bozacak olanlar… cümlenin orta yerde ve yarıda kalmasını teesürle müşahede etmekle beraber daha fazla söyleyecek sözümüz kalmadığını belirmek isteriz. Tam da işin doğasına uygun şekilde. Bir anda kesildi müzik. Bizim suçumuz değildi. Sevgiler..

İmza: yüzyıllar, bin yıllar önce yaşamış tüm insanlar.

Abdulkadir Kızıltaş